Abdullah Öcalan’ın Türk-Kürt ilişkilerinin tarihsel zeminini 1514 Çaldıran Savaşı öncesinde kurulan “Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisî” ittifakına dayandırması, son dönemin en çok tartışılan tarih okumalarından biri oldu. Bu tez, Amasya Genelgesi ve Malazgirt ile birlikte “Türk-Kürt stratejik ortaklığının” üç ana sütunundan biri olarak sunuluyor. Ancak bu tarihsel referansa biraz yakından bakıldığında, ne yazık ki karşımıza halkların kardeşliği değil, feodal egemenlerin pragmatik iktidar pazarlıkları çıkıyor.
Sol ve sosyalist ilkeler açısından meseleye yaklaştığımızda, ilk vurulması gereken yer sınıfsal gerçekliktir. 16. yüzyılın başında gerçekleşen bu anlaşma, halkların veya emekçilerin eşit, özgür ve gönüllü bir birliği değildir. Aksine, Osmanlı derebeyliği ile Doğu Anadolu’daki feodal Kürt mirlerinin (beylerinin) kendi iktidarlarını, topraklarını ve statülerini koruma uzlaşısıdır. Feodal beylerin ve padişahın kendi taht ve talan hesapları üzerine kurulu bir paktı, günümüz halklarının eşitlik ve özgürlük mücadelesine “tarihsel bir model” olarak sunmak, en hafif tabirle sınıfsal analizi çöpe atmaktır.
Üstelik bu ittifakın coğrafyamıza getirdiği yıkım da görmezden gelinemez. Yavuz-İdris ittifakı, Anadolu ve Mezopotamya’da derin ve kanlı travmalara yol açmıştır. Şah İsmail’in temsil ettiği etkiye karşı yürütülen bu stratejik hamle, Alevi-Türkmen kitlelerin kıyımına, ezilmesine ve yerlerinden edilmesine zemin hazırlamıştır. Çaldıran’a giden süreçte yaşananlar, bölgedeki mezhepsel fay hatlarını derinleştirmiş, bir toplumsal kesimin ezilmesi pahasına feodal beylerin ihya edilmesini getirmiştir. Dolayısıyla bu süreç bir “barış ve kardeşlik” destanı değil, hegemonik bir iç savaş ve mülksüzleştirme stratejisidir.
Söz konusu anlaşmanın Kürt halkına bıraktığı tarihsel miras da özgürleşme olmamıştır. Yavuz ile yapılan uzlaşı, Kürt coğrafyasında aşiret yapısının ve feodal bey/ağa düzeninin devlet eliyle resmiyet kazanarak pekişmesine neden olmuştur. Vergi ve askerlik muafiyetleri karşılığında bölge halkı, yüzyıllarca marabalık düzeninin ve feodal beylerin insafına terk edilmiştir. Halkı sömüren bu bağımlılık ilişkilerini meşrulaştıran bir anlaşmayı tarihsel bir ütopya gibi pazarlamak son derece sorunludur.
Özgürlükçü ya da sol söylemlerle yola çıktığını iddia eden bir çizginin, çözüm arayışında yüzünü 16. yüzyılın feodal egemenlik ilişkilerine ve padişah fermanlarına dönmesi açık bir ideolojik savrulmadır. Geleceği ve barışı 500 yıl öncesinin feodal denkleminde aramak, günümüzün demokrasi, laiklik ve eşit yurttaşlık ilkeleriyle kesinlikle bağdaşmaz.
Sonuç olarak; 1514 ittifakı halkların eşitliğine dayalı bir birliktelik değil, iki egemen odağın ortak çıkar anlaşmasıdır. Gerçek ve kalıcı bir barış, sarayların ve feodal beylerin tarihsel mirasından değil; emek eksenli, laik, eşit ve özgür bir toplumsal geleceğin ilmek ilmek örülmesinden doğacaktır.
Hakan ŞEHREMAN