ÇERÇEVE YASA

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyecek olursak en kötü barış, en iyi savaştan daha iyidir. Partimiz TKP yüz yılı aşkın bir süredir barış sloganı çerçevesinde mücadelesini şekillendirmiştir. Partimizin öncülü SBKP (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) 1. Dünya Savaşı sırasında devrimi gerçekleştirince, toprak kaybı pahasına savaşı durduran bir partidir. Kürt sorununu tartışırken bu ilk yazıda tarihçeye değinmeden olmaz diye düşünmekteyim.

Yavuz Sultan Selim’in iktidarı döneminde Safevi Şahı İsmail ve Bağdat’taki halife Osmanlının hedefiydi. Sefer başlamadan önce halihazırda Osmanlıyla Araplar arasında tampon görevi gören ve Sünni İslam temelinde Araplara daha yakın görünen Dokuz Kürt Beyliği halifenin uç beyi niteliğindeydi. Osmanlının toprak düzeni arazinin büyüklüğüne göre Has, Zeamet ve Dirlik (Osmanlıda devlet memurlarına ve askerlere hizmet karşılığı verilen toprak) düzenidir. Örneğin bir Bulgar şehrini ele geçiren Osmanlı, yendiği prensin soyundan bir yakınını iş başına getirir, başına güvenliği sağlamak için bir Türk Paşayı görevlendirir. O prenslik Türk Paşa üzerinden vergi verir, coğrafyasında yapılacak seferlerde yerel halktan atlı ve yaya asker verir.

Yavuz Sultan Selim Dokuz Kürt Beyini İstanbula davet eder. Aralarında bir sözleşme akdedilir. Sadece Osmanlı ordusuna saldırmama karşılığında Kürt coğrafyasının yönetimi Kürtlere bırakılır. Mercidabık ve Ridaniye Savaşlarında Arap halifesine yenilgi yaşatılarak kutsal emanetler İstanbula getirilir. Kürtlerle yapılan sözleşmenin aslı halen devlet arşivlerinde bulunmaktadır. Böylelikle vergi ödememe ve askere gitmeme şartıyla Kürtler gevşekçe Osmanlıya bağlanır.

Sıra Şah İsmaile gelmiştir. Askerlik bugünkü anlamda düşünülmemelidir. Sefer hattındaki beylere üçer kişilik ulak (Haberci veya Elçi) ekipleri yollanır. Vergi kayıtları ve tahrir defterlerine göre o beyliğin kaç atlı, kaç yaya asker vereceği bellidir. İstanbul-İran arasında Anadolu, Alevi Türkmen beylerin yoğun olduğu bir bölgedir. Alevi Türkmen beyleri inanç yakınlığından ötürü Şah İsmailin üstüne yürüyen bir orduya katılmak istemezler. Padişah, şeyhülislamdan Alevilerin katline dair fetva alır. İran seferi 1 yıl ertelenir. Orta Anadoluda ve Doğu Anadoludaki Alevilerin üzerine sert bir biçimde yürünür. Bu noktada Padişah Kürtlerden yardım ister çünkü çok uzak eyaletlerden asker getirmek zorunda kalacaktır. Anlaşma sağlanır. Kazan-kazan prensibi uygulanır. Harekata katılan Kürt beylerine Alevilerden kalan mülkler ve araziler verilecektir.

Bugün Ankaranın, Konyanın, Kastamonunun, Çorumun, Yozgat’ın, Sivasın, Çankırının bir çok köy ve ilçesinde Kürtlerin 500 yıldır yerleşik olarak yaşamasının sebebi budur. Keza İstanbula ilk bekar göçünün bu tarihlerde başladığı iddia edilmektedir. Şah İsmailin üstüne kutsal emanetleri almış Osmanlı ve Sünni Kürtler birlikte yürürler, Şah İsmail’i yenerler.

1520’den yaklaşık 300 sene boyunca 1800’lerin başına kadar Kürtler yukarıda anlattığım düzende kendilerini yönettiler ve bu 300 sene boyunca tarihimiz bir Kürt ayaklanmasından söz etmez. II. Mahmut’un Fransa’dan ilham aldığı vilayet sistemine geçmeye kalkmasıyla tarihteki Kürt ayaklanmaları başlamıştır. Çünkü vilayet sistemi Kürtleri askerliğe ve vergiye zorluyordu. Süleyman Demirel’in beyanına göre; PKK 29. (yirmi dokuzuncu) Kürt ayaklanmasıdır. Bu nedenle tanımı doğru yapmak gerekirse Kürt sorunu Kürtlerin kendi kendilerini yönetme sorunudur. Türk egemen sınıflarının ısrarla cevaplamak istemedikleri soru şudur; “Yüz bin Kıbrıslı Türk’ün, yüz elli bin Moldovalı Gagavuz’un, iki yüz bin Kosovalı Arnavut’un sahip olduğu haklara, milyonlarca Kürt niçin sahip olmasın?” Bu önerme kapitalist düzende geçerlidir. Komünistler bilirler ki gerçek eşitlik ve özgürlük ancak sosyalizmle mümkündür.

1961 Anayasası 12 Eylül darbesiyle sonuçlanacak nispi demokratik bir ortam yarattı. TİP kuruldu, parlamentoya girdi, DİSK kuruldu. Birçok sendikasıyla kitle ve sınıf eksenli mücadeleye girişti. Büyük burjuvaziyi yer yer geriletti. DGM’yi (Devlet Güvenlik Mahkemesi) ezdi, MESS’i (Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası) dize getirdi. Bu bağlamda Kürt sorununa sınıf temelli yaklaşan birçok Kürt aydını ve emekçisi önce TİP’te, 74 atılımından sonra partimiz TKP’de yerini aldı.

1974 yılında PKK’nın nüvesi Ankara Dikmen’de bir apartman dairesinde 15 Kürt genci tarafından oluşturulurken Güneydoğuda PKK’nın adı sanı bilinmezdi. Keza 1978 yılına gelindiğinde, Diyarbakır – Lice – Fis köyünde PKK partiye dönüştüğünde yine bir kitleselliği yoktu. Apocular denilen bir grup insandan ibaretti. O tarihte PKK’dan daha güçlü ve kitlesel en az 5 Kürt siyasi hareketi mevcuttu. Bunlar DHKD (Devrimci Halk Kültür Derneği) , DDKD (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) ,RIZGARİ (Kurtuluş) , KAWA ve KUK (Kürdistan Ulusal Kurtuluşcuları)’tur.

78-80 arası PKK’nın başlıca hedefi özellikle olaya sınıfsal bakan Kürt siyasi hareketleriyle partimiz TKP’ye yönelttiği saldırılardır. Şanlı partimizin ilk ve en büyük kaybı Güneydoğu Anadolu Yöre Komitesi Üyesi ve Siirt İl Sekreteri Mehmet Çakmak’ın Diyarbakır’ın ortasında öldürülmesidir. Aynı saldırıda ağır yaralanan Merkez Komitesi Üyesi Ömer Ağın, saldırganlarca öldü diye bırakılmıştır.

PKK’nın bu dönemdeki yükselişi ve kitleselleşmesi, burjuvazinin ve 12 Eylül’ün bir tercihidir:

  • Öncelikle; sorun sanki sınıfsal değil de ulusalmış gibi ortaya konmuştur. Oysa biz komünistler biliriz ki nasıl Türk işçiyle Kürt işçi kardeşse, Türk burjuva ve Kürt burjuva da kardeştir.
  • PKK’nın sınıfsal ve kitlesel mücadele yerine, silahlı mücadeleyi ve şiddeti önceleyen eylem anlayışı devletçe kriminal hale getirilmeye elverişli olduğundan özellikle Türk kamuoyuyla bağını koparmak hiç de zor olmamıştır.
  • Öte yandan; son 40 yıl boyunca tüm devlet yöneticileri sanki çok demokratlarmış gibi ve PKK olmasa sanki Türkiye’yi Avrupa’nın en demokratik ülkesi yapacaklarmış gibi her olumlu adımın önüne PKK bahanesi koyma fırsatını elde etmişlerdir.
  • En acısı; sınıfsal temele dayalı, Türk-Kürt eşitliğiyle bezeli kitlesel bir hareket yaratılma şansı da ortadan kalkmıştır. Böylesi bir hareket gerçekleşmiş olsa, bu hareketin kadrolarını oluşturacak binlerce Kürt genci, PKK tarafından dağlarda heba edilmiştir.

Kamuoyunda PKK’nın güçlenmesinin ve 80’lerin ortasında gerilla hareketine evrilmesinin, Diyarbakır Cezaeviyle bağını kuran yanlış bir algı ve anlayış hakimdir. Diyarbakır Cezaevinde bir vahşet sergilenmiştir. Ancak İstanbul’daki ve Ankara’daki cezaevlerinde tutuklu ve hükümlülere daha iyi davranılmış olduğu söylenemez. Üstelik Diyarbakır Cezaevinde kalan Kürt Solunun diğer grupları, TİKKO’cular, Dev Yolcular ve İGD’lisi-İKD’lisi, Sendikalı İşçisi-KÖY-DER’li köylüsü, TÖB-DER’li öğretmeniyle partimiz mensupları MK üyesi Ömer Ağın önderliğindeki 184 tutsaktan oluşan TKP komünü de aynı direnişi göstermiş ve bütün eylemler içinde yer almıştır. Kanımca PKK’nın giderek güçlenmesinin asıl sebebi, özünde askeri bir saldırı olan 12 Eylül’e karşı askeri alanda karşı koyan tek örgüt olmasıdır.

Ancak; 84-99 arasındaki 15 yıllık silahlı mücadele sonunda Abdullah Öcalan ABD tarafından Türkiye’ye teslim edilmiş ve PKK askeri olarak yenilmiştir. Buna rağmen Türk egemenlerinin siyaseten galip geldiklerini söyleyemeyiz. Yıllarca Kürt yoktur, Kürtçe diye bir dil yoktur diyen devlet, 2004 yılının Haziran ayında TRT’de Kürtçe yayına başlamak zorunda kalmıştır. Bugün birçok üniversitede Kürt Dili ve Edebiyatı bölümleri vardır. Kürtçe okullarda seçmeli derstir. TRT Kurdî 24 saat Kürtçe yayın yapmaktadır.

Yakın gelecekteki yasal düzenlemelerle Kürt kimliğinin ve dilinin Anayasal güvenceye alınması ve anadilde eğitim konusunda atılacak adımlarla sorunun çözümüne bir adım daha yaklaşılmış olacaktır.

AV. M. TURGAY AKSAYLI