KİMİN BARIŞI?

1 Eylül Dünya Barış Günü, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın insanlığa yaşattığı büyük yıkımın ardından barış talebinin simgesel günlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Ancak savaşların sona ermemesi, hatta farklı biçimlerde yeniden üretilmesi, “barış” kavramının kendisini tartışmayı zorunlu kılmaktadır. Çünkü asıl soru yalnızca “Barış mı, savaş mı?” değildir; “Hangi barış ve kimin barışı?” sorusudur.

I. ve II. Dünya Paylaşım Savaşlarının ve Büyük Ekim Devrimi’nin ardından Soğuk Savaş’ın ve reel sosyalizmin çözülmesinin dünya sistemi üzerindeki sonuçlarını bütünlüklü biçimde ele almak bu yazının sınırlarını aşmaktadır. Burada bizi ilgilendiren, emperyalist sistemin savaş ve barış politikaları ile sınıfların barıştan ne anladıkları arasındaki ayrımdır. Son süreçte bölgemizde barışın tekrar inşa edileceğinin; savunma iş birliği antlaşmaları, Çerçeve Yasa, Öcalan’ın Osmanlı – İdris-i Bitlisî ittifakı ile Türk-Kürt-Arap coğrafyasıyla barışı tesis etme niyetinin “Kimin için ve nasıl?” sorularının da yanıtlanması gerekmektedir. Bu nedenle barış sorununa yaklaşırken asıl soru, barışın merkezinde hangi sınıfın bulunduğundan bağımsız düşünülemez.

Barış Kavramının Emperyalist Ekonomi-Politiği

Barış, elbette emekçi halkların vazgeçilmez talebidir. Savaşın daha çok kadın, çocuk, sivil ve asker ölümü; yoksulluk, evinden barkından ve vatanından edilme ve zorunlu göçün esas yükünü işçi sınıfı ve emekçi yığınlar taşır. Fakat Marksist açıdan “barış”, sınıflar üstü ve kendiliğinden eşitlikçi bir kategori değildir. Bu nedenle yalnızca “Barış olacak mı?” diye değil, “Kimin barışı; hangi sınıfların çıkarları doğrultusunda, hangi üretim ve mülkiyet ilişkileri içerisinde kurulacak?” diye sormak gerekir. Ulusların kendi coğrafyalarında, kendi ulus kimliğini inşa ederken; ulusların oluşumundan günümüze barışı “Sınıf uzlaşısı mı, sınıfın barışı mı?” şeklinde düşünmek gerekmektedir. Tüm dünya halklarının III. Paylaşım Savaşı’na çekilmeye zorlandığı, safların “bir nevi savunma iş birliği ittifaklarıyla BRICS, Mekke vb.” perçinletildiği; emperyalizmin ve finans-kapitalin içinde bulunduğu krizden kurtarmak için başvuracağı tek kurtuluşun tekrar savaş çıkarmak olacağı günümüz koşullarında, hangi dünya barışı üstüne konuştuğumızı da tekrar değerlendirmek gerektiği de kesindir.

Coğrafyamızda ise; ulusların kaderlerini tayin hakkının farklı yöntemlerini yaşarken Türk burjuvazisinin emperyal ilişkiler ağıyla (Uluslararası: Amerika, AB, NATO, IMF, Dünya Bankası ve Ulusal: TÜSİAD, MÜSİAD, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu -DEİK-, ticaret odaları vb.) kendi coğrafyasında üstlendiği rol ise bizi en çok ilgilendiren yanını oluşturmaktadır. Bu anlamıyla da emperyalizmin barışı ile proletaryanın barışı aynı değildir. Sermaye açısından barış; sermaye birikiminin, ticaretin, enerji akışının ve yatırım güvenliğinin sürdürülebileceği bir istikrar düzeni anlamına gelebilir. İşçi sınıfı açısından ise kalıcı barış; yalnızca silahların susmasını değil, savaşları yeniden üreten sömürü, eşitsizlik ve emperyalist rekabet ilişkilerinin ortadan kaldırılması mücadelesini de içerir.

Bugün dünya yeniden büyük emperyal merkezlerin rekabetlerinin, bölgesel savaşların ve silahlanmanın arttığı bir dönemden geçmektedir. Bu nedenle barış sorununu uluslararası sermayenin, finans-kapitalin, enerji kaynaklarının ve ticaret yollarının paylaşım mücadelesinden bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. Türkiye açısından ise Kürt sorununun silahlı çatışmadan siyasal müzakere ve entegrasyon alanına taşınması tarihsel önemdedir. Silahların susması, Kürt halkının demokratik haklarının güvence altına alınması ve eşit yurttaşlığın kurulması savunulmalıdır. Fakat barışın sınıfsal içeriğini sorgulamak barışa karşı çıkmak değil; tersine barışın kim tarafından, kim için ve hangi toplumsal düzen içerisinde kurulacağını sorgulamaktır.

Sınıftan Kaçış “Komün” ile Mümkün mü?

Buradaki ilk önemli dönüşüm Kürt siyasal hareketinin ideolojik güzergâhında görülmektedir. PKK’nin kuruluş dönemindeki Marksist-Leninist terminolojide sınıf, sömürü, emperyalizm, ulusal kurtuluş ve devrim merkezi kavramlardı. Abdullah Öcalan’ın güncel paradigmasında ise siyasal öznenin merkezine giderek “demokratik toplum”, yerel demokrasi ve “komün” yerleşmektedir. Bu, basit bir terminoloji değişikliği değildir. Marksist yaklaşımda toplumsal dönüşümün temelinde sınıflar arasındaki uzlaşmaz çelişkiler ve sınıf mücadelesi bulunur. Emekçilerin kurtuluşu, yalnızca siyasal temsil biçimlerinin değil, üretim ve mülkiyet ilişkilerinin de dönüştürülmesini gerektirir.

Öcalan’ın güncel paradigması ise sınıfı siyasal stratejinin merkezinden uzaklaştırarak komün, demokratik toplum ve yerel demokrasi ile devlet arasında müzakereye dayanan farklı bir siyasal güzergâh önermektedir. Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Kapitalist mülkiyet ilişkileri varlığını korurken ve emek-sermaye çelişkisi devam ederken, kimliklerin tanınması ve yerel demokrasinin geliştirilmesi toplumsal barış için yeterli olabilir mi? Öcalan’ın ve Kürt hareketinin sosyal ve ekonomik taleplerinin bütünüyle ortadan kalktığını söylemek doğru değildir. Ancak mevcut barış sürecinin merkezinde kapitalist mülkiyet ilişkilerinin dönüştürülmesi bulunmamaktadır.

Yavuz–İdris-i Bitlisî Neden Önemli?

Çok detaylarına girmeden, Savaş Yolu’nda yayınlanan “Çerçeve Yasa” konu başlıklı yazı üzerinden genel hatlarıyla okuyabileceğiniz makalede Öcalan’ın İdris-i Bitlisî-Osmanlı ittifakını günümüzde Türk-Kürt anlaşmasına taşıyan sürecin betimlenmesi birçok açıdan üzerinde durulması gereken bir konudur. 56 Alevi aydının “arkaik ve kanlı” olarak tanımlaması ile komünist, sosyalist ve ilericilerin ise “sınıfsal uzlaşı” olarak kavramlaştırabileceği bu “barış” sürecinin; kaybedeninin kimler olacağı net bir şekilde tanımlanmıştır.

Öcalan’ın Yavuz Sultan Selim–İdris-i Bitlisî ilişkisini tarihsel Türk-Kürt ortaklığının olumlu örneklerinden biri olarak hatırlatması bu açıdan önemlidir. 1514 sonrasında Osmanlı merkezi, Kürt emirliklerinin yerel siyasal statülerinin bir bölümünü koruyarak onları Safevîlere karşı imparatorluk sistemine entegre etti. Bu bir sınıfsal özgürleşme modeli değil, merkezî iktidar ile yerel siyasal elitler arasındaki tarihsel bir uzlaşmaydı. Üstelik aynı tarihsel konjonktür, Kızılbaşların takibat, baskı ve öldürülme hafızasının da parçasıdır. Bu nedenle Yavuz–İdris-i Bitlisî referansı iki temel soruyu beraberinde getirir: Türk-Kürt ittifakı hangi Türklerle hangi Kürtlerin ittifakıdır? Ve bu ittifakın dışında kalan Aleviler, diğer toplumsal kimlikler ve her iki halkın emekçi sınıfları nerede durmaktadır? Modern demokratik yurttaşlık ile 16. yüzyılın feodal emirlik düzeni elbette özdeş değildir. Ancak merkezî devlet ile yerel siyasal güçlerin karşılıklı tanıma ve entegrasyon yoluyla yeni bir siyasal düzen oluşturması bakımından bu tarihsel analoji sorgulanmaya değerdir.

Sermayenin Barışı

Asıl çarpıcı süreklilik sermaye örgütlerinin belgelerinde görülmektedir. TÜSİAD’ın 2013’te yayımladığı Barış Süreci ve Bölgesel Kalkınma dosyasında, barış ortamında yatırımların yaygınlaşmasının bölge ekonomisinin büyümesine yıllık ortalama %9,7, Türkiye ekonomisine ise %1,3 katkıda bulunabileceği hesaplanıyordu. Dolayısıyla sermayenin barış denkleminde çatışmasızlık ortamının tesisi güvenlik harcamalarına, riskin azaltılması hasarın küçültülmesine getirilirken; yeni bir coğrafyada barışı tesis etmenin formülü kurdurulan yeni devletler ile müzakere ile savaş ortamının terk ediliyor olunması yeni ham madde kaynaklarıyla, yeni yatırımların pazara açılması ile sermaye birikim sürecinin içinde bulunduğu kriz ortamından bir nebze de olsa kurtuluşa götürecek pazarın genişletilmesi ile olacaktır. Bu egemen olduğu günden (I ve II. Dünya Paylaşım Savaşları ile ulusları dizayn ederek kullandığı temel araç) bugüne kapitalizmin kurtuluş zincirinin temel halkasıdır. Üretimin en önemli iki saç ayağı ise enerji ve lojistik tedarik üslerinin (demir, kara ve deniz yolları vb.) kurulmasıdır.

Orta Doğu’da da bu nedenle Kürtlere yeni görevler düşerken, müzakerenin “kimlik tanınması, kültürel haklar ve ulus içinde var olma vb.” ile 16. yüzyıldan bugüne onlarca kez Türk-Kürt uzlaşısı denenerek bugünlere gelinmiştir. Bugün bu denklem artık yalnız Türkiye’nin Güneydoğusuyla sınırlı değildir. DEİK’in Aralık 2024’te hemen hemen aynı dönemde Irak Kalkınma Yolu ile Suriye’deki Gelişmeler ve Beklentiler raporlarını yayımlaması, Türkiye sermayesinin bölgeye yönelik ekonomik perspektifinin kapsamını da bizlere göstermektedir.

Emperyalizmin Orta Doğu’da bağımlı Körfez üsleri (devletleri değil) kurması; Filistin, Lübnan, Mısır’ı, Arap Baharı ve Büyük Orta Doğu Projesi ile şekillendirmesinin temel nedeni ise coğrafyasını genişleterek; yer altı ve yer üstü kaynakları ile enerji ihtiyaçlarını ve nakil üslerini kurarken; Siyonizm’in tekerini döndürerek, beraberinde karakolunu da İsrail ile yancı olmak için her daim hazır bekleyen Türk ve artık Kürt devleti ve burjuvazisinin ellerini ovuşturmasını da görmek gerekmektedir. Türk veya Kürt burjuvazisinin ortaklaştığı barış sürecinin, Kürt işçi sınıfı için bir barış mı yoksa yeni sömürü alanları ve cinayetleri mi olduğu Sanayi Devrimi’nden günümüze emeğin kurtuluşu için mücadele eden komünistlerin ve ülkemizde Mustafa Suphi ile başlayan, İsmail Bilen ile Atılım’a yürüyen Türkiye Komünist Partisi ve bugünkü kadrolarını içinde barındıran TKP-Savaş Yolu’nun temel çizgisinin de geçmişten aldığı mirasta olduğudur.

Dış Ekonomik İlişkiler Kurulunun (DEİK) Türk ve Kürt burjuvazisini buluşturduğu yer; Basra Körfezi ile Irak üzerinden Türkiye’den geçerek Avrupa’nın 1917 Ekim Devrimi ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin kurucusu Bolşevik devrimi ile başlayan, Soğuk Savaş ile devam eden ve son süreçte Ukrayna savaşında yaşadığı enerji krizine alternatif bir koridorun da zorunlu olduğunu göstermektedir. Bu anlamıyla barışın aslında enerji kaynakları ile onun transferini sağlayan ulaşım yollarının tesisinde Osmanlı-İdris-i Bitlisî ile Türk-Kürt ittifakı ile Öcalan’ın Türkiye’de PKK’yi, Suriye’de SDG’yi, Irak’ta Kürt-Kürdistan Koridorunu bahşetmesi ise Kürt burjuvazisi ile eklemlenmiş bir Türk burjuvazisinin Avrupa pazarına birlikte açılarak sermaye birikiminde barış için müzakerenin gerekliliğini ortaya koymuşlardır. Diğer bir yandan ise AKP’nin Suriye politikası ile Avrupa Birliğine entegrasyon sürecinin inşası da gerekli olduğundan, imzaların hangi barışa atıldığı da kendini bu şekliyle ifade ettiğini göstermektedir.

Barış ve Sermayenin Coğrafyası

Bu yalnız Türk-Kürt sermaye örgütlerinin de beklentisi değildir. Maddi altyapısı şimdiden inşa edilmektedir. Dünya Bankası 2025’te Irak’ın Ümmü Kasr Limanı ile Musul arasındaki demiryolunun modernizasyonu için 930 milyon dolar finansman sağladı. Proje açık biçimde Körfez’i Irak ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlamayı amaçlayan Irak Kalkınma Yolu ile ilişkilendirilmektedir. Haziran 2026’da Irak ulaşım koridorlarına 900 milyon dolar daha ayrıldı. Kuzey-güney koridoru Bağdat’ı Türkiye sınırına, doğu-batı koridoru ise Suriye ve Ürdün’e bağlayacaktır. Dünya Bankası ayrıca bu altyapının gelecekte özel sermayenin harekete geçirilmesinin zeminini oluşturacağını açıkça belirtmektedir. Türkiye tarafında ise Dünya Bankası Mart 2026’da İstanbul üzerinden demiryolu bağlantısına 2 milyar dolar finansman sağladı. Altı çok taraflı kalkınma bankasının toplam finansmanı 6,75 milyar dolara ulaşmaktadır. Proje Türkiye-AB, Orta Koridor ve Irak Kalkınma Yolu’nu birbirine bağlayacaktır. Dolayısıyla karşımızda artık soyut bir “jeopolitik” değil, sermayenin fiziksel dolaşım coğrafyası bulunmaktadır.

Peki Emperyalizm Nerede?

Tam burada Lenin’in emperyalizm çözümlemesi önem kazanır. Emperyalizmi yalnızca “ABD hangi gizli planı yaptı?” sorusına indirgemek Marksist analiz açısından tek başına yeterli değildir. Emperyalizm Orta Doğu’daki planı tek başına ABD’nin değil, NATO denen kanlı ittifak ve üyelerinin, İsrail’in ileri karakolu ile inşa ettiği sermayenin uluslararasılaşması, finans-kapital, pazarların genişletilmesi, doğal kaynaklar ve ulaşım yollarının kontrolü üzerinden incelenmelidir. Bugün elimizde “ABD veya AB Türkiye’deki barış sürecini tasarladı” sonucunu kanıtlayacak veri ise konunun sınıfın, halkların, kimliklerin barışını mı yoksa sermayenin kendi barışını mı inşa ettiği sorusunda aramak gerekmektedir.

Türk burjuvazisinin Marshall Yardımları ile eklemlendiği (öncesinde 1. İzmir İktisat Kongresi’nde kendini var ettiği), Kürt ulusal sermayesi ile buluştuğu, Suriye’de yatırım alanları kovaladığı bir bölgesel sermaye menşeili barış paktının, uluslararası finans kuruluşlarına birlikte entegre edilmesi ile farklı devletlerin jeopolitik çıkarları bir arada bulunmaktadır. Amaç barış ise barışın tesisi için savaşın azalması, ticaret yollarının güvenlik kazanması, enerji ve ulaştırma koridorlarının düzgün işlerliği ve bölgenin yeniden sermaye birikimine açılması konusunda da sermayeye bir barış ortamının gerekliliği ise belirli noktalarda kesişebilmesi elbette mümkündür. Üstelik bu çıkarların özdeş olması da gerekmez. Emperyalist sistem zaten tek bir merkezden verilen emirlerle değil, rekabet eden sermayelerin ve devletlerin çelişkili fakat zaman zaman kesişen çıkarlarıyla işler.

Türk-Kürt Burjuvazisi Arasında Yeni Bir Tarihsel Blok mu Kuruluyor?

Gramsci’nin hegemonya kavramı burada bu bloku açıklamak açısından önemli bir yer tutuyor. Kapitalist devletin yalnız zor kullanarak yönetmeyeceği; sivil toplum içerisinde rıza üreterek farklı toplumsal kesimleri kendi hegemonik projesine eklemleyebileceği de bu noktada devletin rolünü bizlere tekrar işaret etmektedir. “Tarihsel blok”, ekonomik yapı ile siyasal ve ideolojik güçlerin belirli bir hegemonya altında birleşmesini ifade eder. Yani barışın stratejik ortaklığının inşasında burjuvazinin kendi devlet aygıtına rıza üretmede cömert davrandığını da göstermektedir. Bu açıdan sorulması gereken asıl soru şudur: Kürt hareketinin silahlı mücadeleden çıkarak mevcut devlet düzeni içerisinde demokratik siyasete entegrasyonu yeni bir tarihsel bloğun oluşumuna mı işaret etmektedir?

Henüz buna kesin olarak “evet” diyemeyiz. Fakat bu, yakın zamanda Türk ve Kürt işçi sınıfının İran, Irak, Suriye’deki işçi sınıfıyla birlikte üzerinde test edilecek önemli bir soruna; Komünist Manifesto‘da ifade edilen “Bütün Ülkelerin İşçileri, Birleşin!” sözünü şiar edinmek dışında bir görev düşmemektedir. Çünkü barışın karşılığında siyasal ve kültürel hakların genişletilmesi mümkünken kapitalist mülkiyet ilişkileri aynen devam edecekse, bu ilişkilerin kimlik, etnik köken, ırk, cinsiyet ayırt etmeksizin emekçiler arasında da tesis edilmesi gerekmektedir.

Kapitalist devlet, tek tek kapitalistlerin kuklası değildir; toplumsal sınıflar arasındaki güç ilişkilerinin devlet aygıtı içerisindeki maddi yoğunlaşmasıdır. Bu nedenle devlet işine geldiğinde Kürt kimliğini tanıyabilir, yerel yönetimleri güçlendirebilir, kültürel hakları genişletebilir, silahlı aktörlerin demokratik siyasete katılmasını sağlayabilir ve elbette bütün bunları gerçekleştirirken bankaların, holdinglerin, fabrikaların, büyük toprakların ve üretim araçlarının mülkiyetine dokunmayabilir. Buradaki temel çelişki budur. Siyasal entegrasyon mümkündür; sınıfsal tahakküm devam edebilir. Nitekim IMF’nin 2026 Türkiye değerlendirmesi gelir eşitsizliğinin arttığını ortaya koymaktadır. 2020 sonrasında 75. gelir yüzde dilimindeki reel gelir %5,4 artarken 25. yüzde dilimde artış yalnızca %0,9 olmuştur. En yoksul %20 gelirinin yaklaşık %64’ünü temel ihtiyaçlara harcarken en zengin %20’de bu oran %35’tir. Barış bu bölüşüm ilişkisini kendiliğinden değiştirmeyecektir.

O Halde Asıl Soru: Kimin Barışı? Yanıtlamakta Saklıdır…

Tam da bu noktada sınıfsal ayrım burada görünür hale gelir. Bir Kürt işçinin çıkarı Kürt sermayedarın çıkarıyla otomatik olarak aynı değildir. Ya da bir Türk işçinin çıkarı da Türk sermayedarın çıkarıyla aynı değildir. Dolayısıyla “Türk-Kürt kardeşliği” sınıfsal içerikten arındırıldığında çok temel bir gerçeği gizleyebilir: Her iki toplum da sınıflara bölünmüştür. Barış sonrasında Diyarbakır’dan Musul’a, Gaziantep’ten Halep’e uzanan yeni ekonomik coğrafyanın fabrikalarını, lojistik merkezlerini, enerji hatlarını, madenlerini, arazilerini ve ticaretini kim kontrol edecektir? İşçiler mi, yerel halk mı yoksa Türk, Kürt ve uluslararası sermaye grupları mı?

Komünistler ve Marksistler açısından barışın gerçek sınavı budur. Barış yalnız sermayenin dolaşım maliyetlerini azaltıyor, yeni pazarlar açıyor; buna karşılık ücretli emeğin sömürüsü, güvencesizlik, özelleştirme, servet eşitsizliği ve sendikasızlaştırma devam ediyorsa savaş sona ermiş fakat sınıf savaşı sona ermemiştir. Bu nedenle emekçilerin barışı, sermayenin barışından farklı olmak zorundadır. Türk ve Kürt emekçilerinin birbirini öldürmediği bir ülke elbette tarihsel ilerlemedir. Fakat gerçek demokratik barış bunun ötesine geçmeli; Alevilerin, Sünnilerin, Türklerin, Kürtlerin ve bütün halkların eşit yurttaşlığı ile emeğin ortak sınıfsal çıkarını birleştirmelidir.

Çünkü sonunda soru değişmemektedir: Silahlar susacak. Peki fabrikalar, bankalar, toprak, enerji, ticaret yolları ve barışın yaratacağı yeni zenginlik kimin olacak? İşte bu nedenle Marksistlerin sorması gereken soru yalnızca “Barış mı, savaş mı?” değildir.

Barış elbette.

Ama:

Kimin barışı?

01.09.2026

SUPHİ BİLEN