10 EYLÜL 2026 — Partimiz TKP’nin kuruluşunun 106. yıl dönümü. Bir yüzyılı aşkın süredir burjuvazinin sert terörü, tutuklamalar, hapishane, gizlilik, ihanet, başarı ve başarısızlıklarla dolu savaş yolumuzun bu uğrağında; partimizin kuruluş yıl dönümü tüm yoldaşlarımıza, ülkemizin tüm komünistlerine, işçi sınıfımıza, emekçilere, uluslararası komünist harekete ve işçi partileri ailesine kutlu olsun.
Partimiz, 10 EYLÜL 1920’de Büyük Ekim Devrimi’nin esinlendiriciliğinde, memleketimizde süregiden ulusal kurtuluş savaşının ateşleri içinde, Sovyet Azerbaycan’ının Bakü şehrinde, Kızıl Ordu Kulübü’nde gerçekleşen kuruluş kongresiyle kuruldu. Memleketteki ve memleket dışındaki komünist grup ve örgütlerin birlik ve savaşım kararlılığının ifadesi olarak savaş alanlarına çıktı. Memlekette süregiden ulusal kurtuluş savaşını toplumsal kurtuluşa bağlamak amacıyla Mustafa Suphi ve Ethem Nejat önderliğinde memlekete gelen Parti Merkez Komitesi üyelerinin de içinde olduğu 15 yoldaşımız, Kemalist iktidarın canice planı doğrultusunda Karadeniz’de boğduruldular. Partimizin memleket toprağında kök salıp işçi ve emekçilerin savaşımına öncülük etme ve onları örgütleme çalışmaları, böyle kanlı bir cinayetin ve zorlu bir savaş yolunun içinden geçerek bugünlere geldi.
Memleketimizin en eski partisi olma onurunu taşıyan partimiz, yürüdüğü savaş yolunda sadece burjuvazinin beyaz terörüne maruz kalmadı; partimiz içinden, merkez komitesinden de ihanete uğradı.
Kemalist burjuvaziye kapılanan Kadrocu likidatörler eliyle başlatılan ihanet, ağır tevkifatlara neden oldu. Partimiz, işçi sınıfından aldığı güç ve uluslararası komünist hareketin dayanışması ile bunların da üstesinden gelme iradesini ortaya koydu.
Otuzlu yıllarda Komintern kararı ile başlatılan “desentralizasyon” partimizi dağınıklığa uğrattı. Partimiz kırklı yıllarda bu dağınıklığı aşarak, anti-faşist savaşımın ihtiyaçlarına cevap verme konusunda bir an bile duraksamadı. Anti-faşist savaşımın ve faşist sürülerin saldırısı altındaki Sovyetler Birliği ile dayanışmanın bayrağını eş zamanlı yükselterek enternasyonal ilkeye sadık kaldı. Burjuvazinin sert terörü ve tevkifatlarına partimiz, legal çıkışları yadsımaksızın gizli çalışmayı başa alarak ve örgütlerini özellikle işçi sınıfı içerisinde güçlendirerek cevap verdi.
ABD işbirlikçisi Menderes-Bayar iktidarı, demokrasi vaadi ile ele geçirdikleri iktidar koltuğunda ilk iş olarak ülke düzeyinde anti-komünizmi körükleyerek partimize saldırdı. O tarihte memleketimizin gerçek anlamda tek muhalefet partisi olan partimize karşı büyük bir saldırı başlattılar. O güne kadar partimize yapılan en büyük saldırı olan ve tarihimize “51 Tevkifatı” olarak geçen tutuklamalar sonrası partimizin ana örgüt yapısı parçalandı. Yapılan operasyon sonucu cezaevinde, memlekette ve yurt dışında ortaya çıkan tartışmalar parti yaşamını felç etti ve partimizi atalete sürükledi.
Uzun cezaevi ve sürgün yılları boyunca partimiz, yurt dışı örgütü aracılığıyla ülke dışına çıkan politik göçmenleri örgütledi ve radyo grupları biçiminde bir örgütlülük yarattı. Sosyalist ülke radyolarındaki Türkçe yayınlar sayesinde çalışan bu partililer aracılığıyla memlekete partinin görüşlerini ulaştırdı.
Partimiz, 1960 askeri darbesi sonrası oluşan kısmi demokratik olanaklardan yararlanan sendikacıların kurduğu TİP’i destekledi. Memlekette kalan ve tevkifata uğramamış üyelerin bu parti içerisinde çalışmalarını teşvik etti. Diğer yandan bağımsız örgütlenmesini yeniden ayağa kaldırmanın planlamasını yaparak uygulamaya koydu. 1962’de toplanan Partimiz Plenumu’nun aldığı kararlar bağlamında partinin yeniden örgütlenmesi çalışmaları başlatıldı. Öncelikle yurt dışında çalışan Türkiyeli işçilere yönelik başlatılan çalışma, yurt dışında kurulan köprü başları ile memlekete yansıtıldı. Memlekette yeni kuşak komünistlerin partiye kazanılmasına dönük propagandif bir çalışmanın ilk nüveleri atıldı. Partinin merkezi bir yayınının çıkış hazırlıkları başlatıldı.
Tam bu uğrakta parti yaşamımız açısından son derece önemli bir gelişme yaşandı: Uzun yıllardır partimizin genel sekreterliğini sürdüren Yakup Demir Yoldaşımız, vücudunu kemiren kanser nedeniyle çalışamaz duruma geldi ve görevlerini Politik Büro üyesi ve uzun tevkifat yılları boyunca Dış Büro Sekreterliği görevini sürdürmüş olan İ. Bilen Yoldaş’a devretti. Ağır hasta olan Yakup Demir, görev değişikliğinden kısa süre sonra Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde yaşama gözlerini yumdu ve kardeş ülkede toprağa verildi.
İ. Bilen Yoldaş’ın Genel Sekreterliği dönemi partimizin en görkemli dönemi oldu. Kurucu Genel Başkanımız Mustafa Suphi Yoldaş’ın amaçladığı, sonraki dönem yönetici yoldaşlarımızın bütün enerjileri ile ulaşmak için çalıştıkları işçi sınıfımızın öncüsü ve örgütçüsü; memleketin hemen her yerinde örgütlü savaşım sürdürebilme yeteneğine sahip parti yapısı, İ. Bilen Yoldaş’ın genel sekreterliği döneminde gerçekleşen 73 ATILIMI ile yaratıldı. 1973 Atılımı parti tarihimizin en önemli örgütsel-politik gelişmesini sağladı. 73 Atılımı, İ. Bilen Yoldaş’ın adıyla kopmazca bağlıdır. Atılım dönemi sonrasında partimize binlerce yeni üye kazandırıldı. Eski kuşak emektar yoldaşlarımızla partimiz yeniden buluşturuldu; genç kuşak yoldaşlarımızın parti emektarlarıyla omuz omuza sınıf savaşımında yer aldıkları, savaşkan parti örgütleri yaratıldı. Partimiz işçi sınıfının savaşımının belirleyicisi, ülke politikasında sözü dikkate alınan ve değerlendirilmek zorunda kalınan etkileyici bir güç haline geldi.
Memlekette gelişen işçi sınıfı savaşımını terör ve baskı rejimi ile durdurmayı planlayan egemen burjuvazi, 1970’li yılların ikinci yarısı itibariyle resmi ve sivil faşist güçleri devrimci, demokrat, sosyalist, ilerici ve komünist güçlere karşı harekete geçirdi. Bu sürece devrimci-demokrat hareketlerin işçi sınıfından kopuk, provokasyona açık tepkileri eklendi. Ülkede sınıf savaşımı sertleşti ve ülke adı konmamış bir iç savaşa sürükledi. Ülkede her gün onlarca genç ve işçi faşistler tarafından öldürülmeye başlandı. Partimiz, yığınsal çıkışlarla terörün önüne geçmek ve faşist saldırıyı geriletmek için çaba gösterdi; devrimci, demokrat, sosyalist, ilerici ve komünist güçleri kapsayacak bir Ulusal Demokratik Cephe hedefini öne çıkardı. Bir yandan sağ sosyal demokratların korkaklığı, diğer yandan devrimci-demokratik hareketlerin ve Maocu çevrelerin partimizi hedef alan saldırgan tutum ve anlayışları eylem ve cephe birliğinin önünü kesti. Yükselen faşizm önlenemedi ve 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesi’yle militarist klik erke el koyarak askeri diktatörlük dönemini başlattı.
12 Eylül darbesini parti yönetimimiz yanlış değerlendirerek “askersel diktatörlük” tanımlaması yaptı. Bu tanımlama diğer sol güçlerle partimizin arasını açtığı gibi, parti üyeleri arasında da ideolojik kafa karışıklığı yarattı; üyelerimizin Merkez Komitesine olan güvenini sarstı. Partimiz diğer sol güçlerle birlikte anti-faşist savaşım birliğini kurmakta zorlandı. Bu durum cunta karşısındaki direnişi zayıflattı. Faşist cuntanın diğer sol güçlerle birlikte partimizi de hedef alan saldırılarına karşı partimiz tüm gücüyle direndi. Ancak daha önceki dönem yapılan örgütsel hataların sonucu bu dönemde de ortaya çıktı ve kimi örgütler cunta karşısında direnemeyerek büyük tutuklamalara uğradı. Parti merkezimiz cunta mahkemelerinde siyasal savunma yapmayı uygun görmedi. Parti merkezimizin bu tutumu yoldaşlarımız arasında merkeze karşı bir güvensizlik kaynağı oluşturdu.
Tutuklama, direniş, cezaevi ve yaraların sarılması savaşımı ile geçen süreç içerisinde, 1983 yılında partimizin 5. Kongresi gerçekleştirildi. Bu kongrede yönetim değişikliği yaşandı. O güne kadar Genel Sekreter Yardımcılığı görevini yürüten Haydar Kutlu (Nabi Yağcı) Genel Sekreterliğe getirildi. Partimizin tarihsel genel sekreteri İ. Bilen Yoldaş ise 5. Kongre’de oluşturulan Parti Genel Başkanlığına getirildi. Görev değişikliği sonrasında İ. Bilen Yoldaş uzun süre yaşamadı; Demokratik Almanya’da yaşama gözlerini yumdu ve Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nde toprağa verildi. Haydar Kutlu’nun genel sekreterliği ile partimizde yeni bir dönem açılmış oldu.
Kutlu’nun genel sekreterliği dönemi; sosyalist sistemdeki tıkanıklığın açığa çıktığı, buna ilişkin çözüm önerilerinin tartışma gündemine geldiği, buna karşın emperyalist burjuvazinin neokonservatif saldırısının global olarak en uç noktaya (uzay savaşları seviyesine) yükseltildiği bir sürece denk düştü. Emperyalist saldırı ve iç tıkanıklıkla boğuşan sosyalist sistem ülkeleri, başta SSCB olmak üzere, yaşanan bunalımdan çıkış yolunu emperyalizm karşısında direnen, yaratıcı sosyalist çözümler üreten bir yaklaşımda değil; emperyalizmle uzlaşmayı amaçlayan ve adına “Yeni Düşünce” denen ideolojik yaklaşımda gördüler. Partimizin yeni yönetimi de bir bütün olarak bu uzlaşmacı ideolojik akımı benimsedi. SBKP Birinci Sekreteri Mikhail Gorbaçov’un sözcülüğünü yaptığı bu uzlaşmacı akım, tüm dünya komünist ve işçi partilerini etkisi altına aldı; uzlaşmacılık komünist harekete egemen oldu.
İ. Bilen Yoldaş’ın partimiz üyeleri arasındaki karizması karşısında eksi bir ile başlayan Kutlu’nun genel sekreterliği dönemi, bir başka çıkmazla daha karşılaştı: Kutlu, Genel Sekreterliğe seçilmesinin ardından parti yönetimi içerisinde yetersizliğini ileri sürün bir kısım Politik Büro ve Merkez Komite üyesinin muhalefetiyle karşılaştı. Muhalefeti aşmanın en kısa yolunu seçen Kutlu, uzun süre partimizin değişik kademelerinde birlikte çalıştığı ve ideolojik olarak aynı çizgide olduğu muhaliflerini tasfiye etme yöntemini kullandı. Ancak bu durum bir çözüm üretmedi.
Partimiz, aynı uzlaşmacı ideolojinin etkisi altında TİP ve TSİP ile birlik çalışmalarını bu tarihsel süreçte başlattı. Aynı uzlaşmacı çizginin etkisindeki bu partilerle sürdürülen birlik çalışmaları, TSİP’in çekilmesi sonrasında TİP ile sürdürüldü ve sonuca ulaştırıldı. Her iki parti ayrı ayrı yaptıkları kongreleri yurt dışında gerçekleştirerek birliği ilan ettiler.
Birlik süreci ile birlikte yasallık ve yenilenme sürecini önüne hedef koyarak siyaset sahnesine çıkan TBKP; programı ve çalışma tarzı ile dönemin egemen ideolojisi olan “Yeni Düşünce” akımının temsilcisi oldu. Birleşerek yığınsal ve yasal bir komünist partisi yaratmayı hedefleyen TBKP, birlik sürecinin mekanik yaşanmasının getirdiği problemlerin yanı sıra, dönemin egemen “yeni uzlaşmacı” ideolojisinin partimiz kadrolarınca kabul görmemesi sonucu ölü doğdu.
Yurt dışında kuruluşu gerçekleşen partinin Genel Başkanı Sargın ve Genel Sekreteri Kutlu memlekete dönerek legal kuruculuk işlemini gerçekleştirmeye yönelik bir hamle yaptı; ancak burjuvazi iki yöneticiyi havaalanında tutuklayıp cezaevine koyarak karşılık verdi. Yurt içindeki partililerin gerçekleştirdiği legal kuruculuk çalışması ise bu iki yöneticinin serbest bırakılmasına dönük bir çabanın ötesine geçemedi. Legal olarak kurulan TBKP, iki yöneticisinin cezaevinden çıkması sonrasında Anayasa Mahkemesinin kapatma kararı karşısında tüm üyelerini yeni kurulan SBP’ye katılmaya çağırdı. Anayasa Mahkemesinin kapatma kararının tebliğini bekleyen bir grup yönetici ise konuyu Brüksel’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşıdı. Mahkemenin parti kapatılmasının demokrasiye aykırı olduğuna karar vermesine rağmen kararın gereği olan direnç gösterilmedi. “Dostane” çözüm istenerek Euro üzerinden pazarlık yapıldı ve uzlaşmacı ideolojinin gereği yerine getirildi.
Başta SSCB olmak üzere tüm sosyalist sistem ülkelerinde erkin karşı-devrimciler tarafından ele geçirildiği bir süreçte, partimizin varlığına son verildiği ilan edildi. Partimizin üyeleri, 12 Eylül cuntası karşısında direnmeden yenilmenin yükünü taşırken bir de dünya komünist hareketinde yaşanan sağcılaşma ve ihanetin yükü ile karşı karşıya kaldı. Diğer sol ve sosyalist kesimlere karşı Lenin’in ülkesinin emperyalist sisteme entegre olmasının ağırlığını ve sorumluluğunu taşıyan partimizin Leninci damarının temsilcisi olan yoldaşlarımız; tüm ihanetin ve yenilginin ortasında yataydan bir araya gelmenin ve partimizi, parti örgütlerimizi ayağa kaldırma çalışmalarının devamlılığını sağladığı bir süreçte bir başka saldırı ve haydutlukla karşı karşıya kaldı.
Sosyalist sistemin çözülüşü sonrasında tüm dünyada esen liberal rüzgar, ülkemiz burjuvazisini de etkiledi. Liberal rüzgarı kendi çıkarına kullanmak isteyen burjuvazi, kırk yıldır hayalini kurduğu Avrupa Birliği üyesi olmak için bir yandan emperyalist Avrupa merkezleri ile pazarlık sürdürürken, diğer yandan AB üyeliğinin “şekil şartlarını” yerine getirme gayretine girdi. O dönem AB şekil şartlarından biri de iktidar kavgasından vazgeçmiş ve kapitalizmin sınırları içinde muhalif olacağı konusunda burjuva devletine güvence vermiş komünist partilerin varlığına izin verilmesini kapsıyordu. Türkiye burjuvazisi de AB’nin bu şekil şartını yerine getirmek için harekete geçti. 12 Eylül cuntası tarafından yenilmiş sol içinden en uygun aday olarak; 1978’li yıllarda Türkiye İşçi Partisi yönetimi ve örgütlerinde başlayan “tek ülke tek parti” ilkesine uygun olarak partimizle birlik sağlama tartışmalarına muhalefet eden ve partimize karşı uzlaşmaz bir tutum takınan, “TİP TKP’lileşiyor” diye o dönemki TİP yönetimine bayrak açan Yalçın Küçük ve Metin Çulhaoğlu’nun tilmizlerinin kurmuş olduğu SİP uygun bulundu. Yargıtay Onursal Başkanı Sabih Kanadoğlu’nun burjuva basınına vermiş olduğu “Bu partinin (SİP-TKP) Türkiye Komünist Partisi ve onun programı ile hiçbir ortak noktası yoktur” görüşü ve güvencesi sonrasında partimizin ismi SİP’li yöneticiler tarafından gasp edildi. Topladıkları kongre ile partimizin ismini kullanmaya başladılar. Adı geçen parti 30 yıla yakın süredir mitoz bölünmeye devam etmektedir. Her mitoz bölünme sonucu oluşan parça/parti, sol geleneğin tarihsel bir ismini gasp etmeyi sürdürmektedir.
Ancak yukarıda anlatılanlar yaşanan sürecin yalnızca bir yanını ifade etmektedir. Tüm süreç ve uğraklarda partimiz içinde yaşanan uzlaşmacılığa karşı, partimizin Leninci damarının temsilcileri tarafından çeşitli direnişler ve karşı çıkışlar olmuştur. Özellikle 5. Kongre sonrasında uzlaşmacılığın başlangıç süreçlerinde anti-faşist direniş kararını geçersiz kılan “Barış ve Demokrasi Programı”na karşı çıkışla başlayan, birlik sürecinin işleyişine ilişkin eleştirilerle süren ve TBKP program taslağının yayınlanması ile parti içerisinde meşruiyet kazanan muhalefet hareketi özellikle önemlidir. İllegal olarak yayınlanan Komünist Birlik yayınları ile başlayan, sonrasında 10 Eylül dergisi ile sürdürülen çabalar, partimiz içerisindeki ana devrimci damarın belli bir kesiminin o uğraktaki sözcülüğünü üstlenmiştir. Aynı şekilde TBKP’nin legal olarak yapılan ülke kongresinde “yeni düşünceci” uzlaşmacılığa karşı Merkez Komite düzeyinde olmak üzere yurt içinde ve yurt dışı örgütlerinde yükselen Marksist-Leninist muhalefet, partimizin devrimci damarını koruduğunu göstermektedir.
Yukarıda saydığımız Leninci damarın günümüzdeki temsilcisi olan TKP-Savaş Yolu; 1996 sonrasında belirginlik kazanan partimiz örgütlerinin ayağa kaldırılması çabalarının her uğrağında yer almıştır. TKP kökenli grup ve çevrelerin her çabasına hiçbir dayatmada bulunmadan emek vermiştir. 2000’li yıllardan başlayarak 10 Eylül ve TKP’lilerin Sesi broşürlerinin yanı sıra değişik konularda yayınladığı broşürlerle geleneğimizi temsil etmeye devam etmiştir. Kolektifimiz, partimizin işçi kadroları arasında sürdürdüğü örgütlenme faaliyetine paralel olarak, kendi örgütünün tasfiyesine direnen değişik gelenekten yoldaşlarımızın örgütlenmesine de büyük önem vermiştir. Genç kuşak komünistlerle emektar yoldaşlarımızın buluşmasını her zaman başa almıştır.
YOLDAŞLAR!
Partimizin 106. kuruluş yıl dönümü, diğer kuruluş yıl dönümlerinden ayırt edici özellikler taşımaktadır. TKP-Savaş Yolu olarak yukarıda belirttiğimiz gibi partimizin Leninci damarındaki ısrarımız ve dünyamızı açıklama ile değiştirme konusunda tek rehberimizin Marksizm-Leninizm olduğuna inancımız sonuçlarını vermeye başlamıştır. Partilerinde yaşanan tasfiyeye karşı direnen yoldaşlarımızla sürdürdüğümüz yoldaşlık ilişkisi, bizlerin geleceğe umutla bakmasına kaynaklık etmektedir. Ayrıca parti saflarımızın yeni baştan yirmili yaşlarını süren genç kuşak komünistler tarafından dolduruluyor olması, sürdürdüğümüz kavganın haklılığına işaret etmektedir.
Partimiz saflarına katılarak bizlerle savaş yoluna çıkan kadın-erkek genç işçi ve öğrenci yoldaşlarımız, partimizin Ekim Devrimi’ni yaratanlar olacaklardır.
73 Atılımımızın önderi, unutulmaz Genel Sekreterimiz İ. Bilen Yoldaş’ın 73 Atılım sürecinde dikkat odağımızda olan ve bugün de yol gösteren şu iki öğüdü rehberimiz olmaya devam ediyor (ve kuşaktan kuşağa da devam edecektir):
- “Parti üyeliği mavi boncuk değildir.” Yoldaş Sekreterimiz bu özdeyişi iki anlamda kullanırdı. İlk olarak; Komünist Parti üyeliği öyle bol keseden dağıtılan, her isteyenin olabileceği bir nitelik değildir. Öncelikle sınıf savaşımı içerisinde burjuvaziyle ve onun siyasi polisine, askerine, devletine karşı uzlaşmaz bir savaşım sürdürerek geçen uzun süreler içerisinde kazanılan; talep edilerek alınan değil, ancak parti tarafından verilen bir niteliktir. Yani savaşım içerisindeki öncü bir işçi, eğitim emekçisi ya da genç bir öğrenci militan parti tarafından dikkatle izlenir; uygun bulunduğu takdirde kendisine parti üyeliği teklif edilir. Kendisine parti üyeliği teklif edilen militan bunu sıradan bir üyelik değil, kendisi için bir ömür boyu taşıyacağı bir onur, bir ömür boyu taşıyacağı sorumluluk ve sadakat olarak anlarsa; üyeliğin gerçekleşmesiyle birlikte sadece siyasal savaşımda değil yaşamının her alanında bir değişiklik gerçekleşiyorsa doğru bir üyelik süreci yaşanmış demektir. Partimizin tüm tarihi boyunca izlediği üyelik süreci ve yolu buydu; dün de bu idi, bugün de böyle işlemektedir.Bu özdeyişin bir diğer yol gösterici anlamı ise; parti üyeliğinin bir makam, mevki veya ayrıcalık olarak görülmemesi ve hak edenlere karşı cimri davranılmaması gerektiğidir. Parti, sınıf savaşımı içerisinde örgütlenir; partili militan saksıda yetiştirilmiş ve kavanozda saklanan bir nesne değildir. O nedenle tüm partililer bulundukları her yerde —fabrikada, işlikte, ofiste, atölyede, köyde, okulda veya kışlada— ilişkide olduğu, partimizin yayınını verdiği yeni yoldaşını özenle izlemeli; her uğrakta onu deneyerek ve değerlendirerek gerekli sınavlardan geçtiği kanaatine ulaşırsa kendisine parti üyeliği teklifi yapmak için bağlı olduğu organdan izin istemelidir. Hak eden her komünist sempatizan parti üyeliği ile onurlandırılmalı, kazandığı her yeni üyeyle de parti onurlanmalıdır. Partimizin geçmişinde gerçekleşen üyelik süreci böyleydi; bugün de aynı üyelik süreci gerçekleşmektedir.
- “Fabrikalar kalemizdir.” Genel Sekreter Yoldaşımızın bugün de yol gösterici olan bir diğer özdeyişi bu cümleydi. Bu anlamlı ifade, kısa kelimelerinin aksine çok derin bir anlam taşımaktadır. Bilen Yoldaş, bütün partimiz tarafından bir direktif olarak kabul edilen bu cümlesiyle aslında bizlere işçi sınıfının öncü ve ileri unsurlarıyla bağ kurmamızı, partiyi işçi sınıfımızla birleştirmemizi işaret ediyordu. 73 Atılımı sürecinde başarıyla gerçekleştirilen bu direktif, bugün de bir kere daha gerçekleştirmemiz gereken bir görev olarak önümüzde durmaktadır. Bugün de partimizin üyeleri, işçi sınıfımızı dikkat odağına almış bir çalışma içerisindedir. İşçi sendika hareketinin öne çıkardığı ileri unsurlarla bağlar kurulmakta, onlara partimiz tanıtılıp yayınlarımızın okunması sağlanmakta, güncel savaşım hedefleri konusunda onlara yol gösterilip birlikte savaş alanlarına çıkılarak eylem içerisinde güvenleri kazanılmaktadır. Partimizin savaş saflarına alınması gerekenler parti üyeliği ile onurlandırılarak fabrika hücrelerimiz ve taban örgütlerimiz yeniden yaratılmaktadır. Dün fabrikalar böyle kalemiz haline gelmişti, bugün de aynı biçimde kalemiz haline getirilecektir. Bilen Yoldaş’ın öğüdü, bugün de partimizin üyeleri için yol gösterici bir direktif olma özelliğini sürdürmektedir.
YOLDAŞLAR,
Sonuç ;
Burjuvazi de partimizi tasfiye etmeye yeltenenler de yanıldılar. Tasfiyecilerin açtığı yoldan ilerleyerek partimizin savaş tarihini talan edenler de, onun adını ve amblemini almayı marifet sananlar da ya da dün partimiz tarafından kopte edilen unvanı bugün farklı bayraklar altında pazarlık unsuru olarak kullanan siyaset bezirganları da şunu iyi bilmelidir: TKP ne kimilerinin söylediği gibi yalnızca tarih biliminin konusudur ne de kimi tasfiyecilerin amaçladığı gibi yok olmuş bir örgütlenmedir.
TKP, TKP-Savaş Yolu ve onu yaşatan her kadın ve erkek üyesi, sempatizanı ile sınıf savaşımı içerisinde yaşatılan; militan kadroları ve ideolojisi ile günümüz sınıf savaşının görevlerinin üstesinden gelebilecek olgunluğa erişmiş politik bir güçtür. Ve kapitalizm var oldukça, sınıfsız topluma kadar da öyle kalacaktır.
YAŞASIN PROLETERYA ENTERNASYONALİZMİ!
YAŞASIN KOMİNTERN GELENEĞİ!
YAŞASIN TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ!
10.09.2026
TKP-SAVAŞ YOLU

