12 Eylül denildiğinde akla yalnızca tankların sokaklara çıkması, parlamentonun kapatılması, siyasi partilerin yasaklanması ve generallerin ülkenin yönetimine el koyması gelmemeli. Çünkü 12 Eylül, Türkiye tarihinin yalnızca askerî değil, aynı zamanda sınıfsal ve siyasal bir dönüm noktasıdır.
12 Eylül 1980 sabahı Türkiye, bir sabah ansızın değişmedi. Darbe, yıllardır büyüyen ekonomik, siyasal ve toplumsal krizin üzerine geldi. Ancak darbenin asıl hedefi yalnızca siyasal iktidarı değiştirmek değildi. Hedef, örgütlü toplumu dağıtmak, işçi sınıfının mücadele gücünü kırmak ve sermayenin ihtiyaç duyduğu yeni düzenin önünü açmaktı.
12 Eylül’ün ardından sendikalar kapatıldı, grevler yasaklandı, binlerce işçi örgütsüz bırakıldı. Devrimciler, sosyalistler, öğrenciler, aydınlar ve sendikacılar tutuklandı. İşkence sistematik hale getirildi. Cezaevleri birer siyasal terbiye merkezine dönüştürüldü. İdamlar gerçekleştirildi. İnsanlar yalnızca düşüncelerinden, örgütlerinden veya siyasi faaliyetlerinden dolayı ağır baskılara maruz bırakıldı.
Fakat 12 Eylül’ün toplumsal sonuçlarını yalnızca tutuklama ve işkence rakamlarıyla anlatmak eksik kalır.
Asıl mesele şuydu:
Türkiye’nin örgütlü emek hareketi ezilecekti.
Çünkü 12 Eylül sonrasında uygulanmaya başlanan ekonomik model, güçlü bir işçi sınıfı hareketiyle karşı karşıya kalmadan hayata geçirilebilirdi. Ücretlerin baskılanması, sendikal hakların daraltılması, çalışma yaşamının yeniden düzenlenmesi ve sermayenin hareket alanının genişletilmesi için önce örgütlü toplumun dizlerinin üzerine çöktürülmesi gerekiyordu.
Bu nedenle 12 Eylül’ü yalnızca “askerlerin yönetime el koyması” şeklinde okumak, darbenin tarihsel anlamını küçültür.
12 Eylül aynı zamanda Türkiye’de sermayenin toplumsal ilişkilerini yeniden düzenleyen bir karşı saldırıdır.
Darbe yönetimi bir yandan siyasal alanı kapatırken diğer yandan ekonomide yeni bir dönemin kapısını açtı. 24 Ocak kararlarıyla başlayan ekonomik dönüşüm, 12 Eylül’ün siyasal baskı ortamında çok daha rahat uygulanabildi.
Burada tarihin acı bir ironisi vardır:
Sokağa çıkma özgürlüğünü ortadan kaldıranlar, sermayenin hareket özgürlüğünü genişlettiler.
İşçinin grev hakkını sınırlayanlar, sermayenin önündeki engelleri kaldırdılar.
Örgütlü toplumu susturanlar, piyasayı güçlendirdiler.
12 Eylül’ün mirasını anlamak için bu çelişkiye bakmak gerekir.
Bugün Türkiye’de hâlâ 12 Eylül’ün gölgesini taşıyan bir siyasal ve toplumsal düzen varsa bunun nedeni yalnızca darbe anayasasının bazı maddelerinin varlığını sürdürmesi değildir. Asıl mesele, darbenin yarattığı siyasal kültürün ve toplumsal ilişkilerin önemli ölçüde devam etmesidir.
12 Eylül topluma şunu öğretmeye çalıştı:
Siyasetten uzak dur.
Örgütlenme.
Sendikaya güvenme.
İtiraz etme.
Devlete karşı söz söyleme.
Gençliğini siyasetle harcama.
İşyerinde hakkını arama.
Kısacası yurttaşı siyasetten, işçiyi örgütten, toplumu mücadeleden uzaklaştırmaya çalıştı.
Bugün 12 Eylül’ü anmak, yalnızca geçmişte yaşanan acıları hatırlamak değildir. Bugünün Türkiye’sinde hâlâ neden örgütlenmenin zor olduğunu, neden emekçilerin ekonomik ve siyasal baskılar altında yaşadığını, neden toplumsal muhalefetin parçalı olduğunu da sormaktır.
12 Eylül’ün en büyük başarısı belki de yalnızca insanları hapsetmesi değildi.
Bir kuşağın siyasal hafızasını parçalamaya çalışmasıydı.
Ama tarih yalnızca kazananların yazdığı bir hikâye değildir.
12 Eylül cezaevlerinde direnenlerin de tarihidir.
İşkence altında susmayanların tarihidir.
Sendika kapılarında bekleyen işçilerin tarihidir.
Siyasi yasaklara rağmen yeniden örgütlenenlerin tarihidir.
Kaybedilenlerin, idam edilenlerin, sürgüne gönderilenlerin, işinden atılanların ve hayatı altüst edilen binlerce insanın tarihidir.
Bu nedenle 12 Eylül yıldönümünde yapılması gereken yalnızca “bir daha asla” demek değildir.
Asıl soru şudur:
Bir daha 12 Eylül’lerin yaşanmaması için nasıl bir toplum kurulmalıdır?
Cevap, yalnızca askerî darbelerin karşısına sandığı koymakla sınırlı olamaz. Darbeleri mümkün kılan toplumsal ve siyasal koşulların da ortadan kaldırılması gerekir.
Demokratik hakların genişletilmesi, sendikal özgürlüklerin güvence altına alınması, örgütlenme hakkının gerçek anlamda kullanılabilmesi, düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması ve devletin toplum üzerindeki baskı mekanizmalarının sınırlandırılması bunun ayrılmaz parçalarıdır.
Ve belki de en önemlisi:
12 Eylül’ün karşısına örgütlü bir toplum çıkarmaktır.
Çünkü darbelere karşı en güçlü güvence, yalnızca anayasanın maddeleri değildir.
Sokağında, işyerinde, üniversitesinde, sendikasında, mahallesinde söz söyleyebilen; hakkını arayabilen; örgütlenebilen; korkmadan itiraz edebilen yurttaştır.
12 Eylül’ün üzerinden yıllar geçti.
Ama mesele hâlâ günceldir.
Çünkü darbenin tankları kışlalara dönmüş olabilir; fakat onun yarattığı korku, suskunluk ve örgütsüzlük düzeni kendiliğinden ortadan kalkmadı.
Bu yüzden 12 Eylül’ü hatırlamak geçmişe bakmak kadar bugüne bakmaktır.
Ve 12 Eylül’ün gerçek hesabı, yalnızca darbecilerin tarih önünde mahkûm edilmesiyle değil, onların topluma bıraktığı korku ve eşitsizlik düzeninin aşılmasıyla görülecektir.
12 Eylül’ü unutmayacağız.
Ama yalnızca yas tutmak için değil.
Bir daha hiçbir generalin, hiçbir hükümetin, hiçbir devlet mekanizmasının halkın iradesini susturamayacağı bir ülke kurmak için hatırlayacağız.
Çünkü 12 Eylül’ün en önemli dersi şudur:
Örgütsüz toplum korkar.
Örgütlü toplum ise tarihini kendi elleriyle değiştirebilir.
TKP Savaş Yolu