Fon soygunu ve finansal balon, ekonomik ve siyasal gücü elinde bulunduran odakların desteğiyle büyütülürken; bu süreçte daha derin bir yoksulluğa ve açlığa mahkûm edilen işçi sınıfının mücadelesi nasıl büyüyecektir?
İşte asıl sorulması gereken soru budur.
Çünkü işçi sınıfı hareketi; daha fazla kâr elde etmek amacıyla ortaya konulan sermayeyle değil; alın teriyle, emekle, dayanışmayla ve ortak bir gelecek kurma arzusuyla büyüyecektir.
Finansal balonun içinde servet biriktirenler varken; bu yapının tam aksi yönünde, “toplumsal piramidin” en altında geçimini sağlamakta zorlanan, emeğinin karşılığını alamayan ve yaşam koşulları giderek ağırlaşan geniş bir işçi sınıfı yer almaktadır.
Birincisinin büyümesini sağlayan; balonu sürekli üfleyen siyasal iktidar ve devlet aygıtının gücünü arkasına alarak finansal kaynakları elinde tutan burjuvazidir. İkincisinin büyümesini sağlayabilecek olan ise, ortaklaşan adaletsizlik duygusunun işçi sınıfı öncülüğünde kolektif bir eyleme dönüşmesidir.
Tam da bu noktada sendikaların, siyasi partilerin, meslek odalarının ve kitle örgütlerinin konumlanışı kritik bir önem kazanmaktadır. Bu yapıların, ekonomik krizin toplumsal sonuçları karşısında nasıl bir tutum alacağı yalnızca sözle değil; kolektif eylemlerle ortaya konmalıdır. İşçi sınıfı, Sarı Yelekliler, liseliler, üniversite gençliği ve sendikalar gibi unsurların irade beyanlarına öncülük edecek bir birlikteliğin dinamiğini örgütleme sorumluluğu ve bilinci işte burada devreye girer.
Bu örgütler, fon soygununun maliyetinin kimlere yüklendiğini sorgulayacaklar mıdır? Yoksa mevcut düzenin sınırları içerisinde kalarak toplumsal hoşnutsuzluğu yönetmekle mi yetineceklerdir?
Bu soruların yanıtları yalnızca örgüt yöneticilerinin tercihlerinde değil, aynı zamanda o örgütlerin tabanlarıyla kurdukları ilişkide aranmalıdır. Çünkü bir yapının toplumsal mücadeledeki konumu, sadece yöneticilerinin açıklamalarıyla değil, üyelerinin karar alma süreçlerine ne ölçüde katılabildiğiyle şekillenir.
Finansallaşma ve bölüşüm adaletinin terazisinde bir tarafta servet birikiminden elde edilen kazançların korunması; diğer tarafta ise emeğiyle geçinen insanların ödediği vergilerden oluşan kamusal kaynakların, fon soygununun yarattığı maliyetleri karşılamak için kullanılması durmaktadır. Peki, emekçiler kendilerine yüklenen bu maliyeti üstlenmeyi kabul edecek midir? Yoksa bu tercihe karşı kendi örgütlerini harekete geçirebilecek midir?
Burada sendikaların, meslek odalarının, siyasi partilerin ve kitle örgütlerinin tabandan gelen talepler karşısındaki duruşu belirleyici hâle gelir. Çünkü örgütlü yapıların sessizliği de ciddi toplumsal sonuçlar doğurur. Ancak bu sessizliğin nedenleri yalnızca yöneticilerin iradesiyle açıklanamaz; örgütlenme kapasitesi, siyasal koşullar, baskılar, kurumsal bağımlılıklar ve üyelerin katılım olanakları da bütüncül bir biçimde değerlendirilmelidir.
Göreli yoksunluk ve kolektif eylem arasındaki ilişki tam bu noktada önem kazanır.
İnsanların emekleriyle yarattıkları değerlerin hızla aşınması, yalnızca ekonomik bir kayıp yaratmaz; toplumsal adalet, eşitlik ve hak kavramlarının yeniden sorgulanmasına da yol açar. Ancak ekonomik kayıpların ortak bir adaletsizlik bilincine dönüşmesi kendiliğinden gerçekleşmez. Bu ortaklaşma, ancak tabandan yükselen taleplerin örgütlü bir iradeye dönüşebilmesiyle mümkündür.
Bu nedenle asıl mesele, öncü ve seferber edici olması beklenen örgütlerin mevcut kurumsal alışkanlıklarının dışına çıkıp çıkamayacağı kadar, örgüt tabanlarının bu yapıları dönüştürebilecek katılım ve dayanışma olanaklarını yaratıp yaratamayacağıdır. Toplumsal hoşnutsuzluğun bazı dönemlerde örgütlü protestoya, bazı dönemlerde sessizliğe, bazı dönemlerde ise bireysel uyum stratejilerine dönüşmesi de bu çerçevede anlaşılmalıdır. Siyasal fırsat yapıları, kaynak seferberliği, örgütsel kapasite ve kolektif kimliklerin oluşumu, ekonomik krizin toplumsal sonuçlarını kavramak için birlikte ele alınmalıdır.
Çünkü her ekonomik kriz bir toplumsal harekete dönüşmez. Her yoksullaşma örgütlü bir itiraz yaratmaz; her adaletsizlik algısı da ortak bir mücadeleye yol açmaz. Fakat insanların bireysel olarak yaşadıkları sorunları ortak bir toplumsal mesele olarak tanımlamaya başladıkları, dayanışma bağları kurdukları ve örgütlü hareket etme zemini buldukları dönemlerde, ekonomik krizler büyük toplumsal dönüşümlerin kıvılcımına dönüşebilir.
Sonuç olarak; finansal balonun büyümesiyle toplumsal seferberliğin gelişmesi arasındaki temel fark şudur:
Finansal balon, gelecekte elde edileceği varsayılan kazançlar üzerinden büyür. Toplumsal seferberlik ise bugünün eşitsizliklerine karşı ortak bir gelecek arayışından doğar. Birinde sermaye birikimi, diğerinde ise kolektif hareket kapasitesi belirleyicidir. Ve zaman, yalnızca finansal balonun dengesini değil, toplumun adalet terazisini de değiştirecektir.
Asıl soru, bu terazinin hangi yönü göstereceği değil; ekonomik krizin yükünü taşıyan insanların, kendi gelecekleri üzerinde ne ölçüde söz ve karar sahibi olabilecekleridir.
Suphi Bilen