AYNI GEMİDE DEĞİLİZ!

Sel, Sermaye Birikimi, Finansal Kriz Balonu ve Afet

Sermayenin balonu yalnızca finansal krizlerle patlayıp yüz binlerce insanı mağdur etmekle kalmıyor.

O balon patlayıp kitlesel mağduriyetler yarattıktan sonra, elde kalan değerler daha dar bir çevrenin elinde yeniden sermaye olarak birikiyor. Kimi zaman gayrimenkul yatırımlarıyla, kimi zaman da kentlerin rant alanlarına dönüştürülmesiyle yeni tekeller yaratılıyor ve balon yeniden şişiriliyor.

Peki, finansal piyasalarda şişirilen balon ile dere yataklarında yükselen beton yapılar arasında nasıl bir ilişki vardır?

Bir tarafta daha fazla sermaye biriktirme arayışı, diğer tarafta bu birikimin mekânsal karşılığı olarak ortaya çıkan kontrolsüz yapılaşma…

Dere yataklarının imar planlarıyla yerleşime açılması, taşkın alanlarının ranta konu edilmesi ve kentlerin doğal su döngüsünün göz ardı edilmesi, finansal kazanç hırsının nasıl yıkıcı bir kentleşme krizine dönüşebileceğini gözler önüne sermektedir.

Üstelik bu süreçte, bir konut sahibi olmak veya birikimlerini korumak isteyen insanların da söz konusu ekonomik çarkların içerisine çekilmesi kaçınılmaz hâle gelir.

Ancak burada hayati bir ayrım yapılmalıdır:

Bir konuta yatırım yapan, barınma ihtiyacını karşılamaya çalışan veya birikimini korumak isteyen sıradan insanlarla; imar kararlarını alan, kontrolsüz yapılaşmaya izin veren, denetim yükümlülüklerini yerine getirmeyen ve bu süreçlerden devasa kazançlar sağlayan aktörlerin sorumluluğu aynı değildir.

Çünkü sermaye birikiminin yarattığı riskler ile bu risklerin bedelini ödeyenler çoğu zaman aynı insanlar değildir.

Finansal balon patladığında ekonomik kayıplar ortaya çıkar. Ancak yanlış kentleşme kararlarının oluşturduğu riskler gerçekleştiğinde, yalnızca ekonomik birikimler değil; insanların yaşamları, evleri, mahalleleri ve gelecekleri de yok olur.

İşte bu noktada finansal kriz, kentleşme krizi ve afet riski birbiriyle doğrudan kesişir.

Bir ülkede ekonomik kazanç uğruna doğanın sınırları göz ardı ediliyorsa, ortaya çıkan felaketleri yalnızca “doğa olaylarının kaçınılmaz sonucu” olarak açıklamak yetersizdir.

Bir sel felaketinin ardından yağış miktarını, iklim değişikliğini, zeminin özelliklerini, akış rejimini veya yapıların mühendislik koşullarını incelemek elbette gereklidir.

Ancak yeterli midir?

  • Dere yatağını kim yapılaşmaya açmıştır?
  • Taşkın alanındaki imar kararlarını kimler almıştır?
  • Hangi kurumlar izin vermiş, hangileri denetlemiş, hangileri hayati uyarıları dikkate almamıştır?
  • Afet riskini artıran kararların arkasındaki ekonomik ve siyasal gerekçeler nelerdir?

Ve en önemlisi:

Bu kararlardan kimler kazanç sağlamış, afet gerçekleştiğinde bedelini kimler ödemiştir?

Tıpkı depremlerde olduğu gibi, sel afetlerinde de yalnızca doğa olayının fiziksel özelliklerini açıklamak, afetin toplumsal nedenlerini bütünüyle ortaya koymaz.

Deprem bir doğa olayıdır; ancak depremin afete dönüşmesinde yapı güvenliği, kentleşme politikaları, denetim mekanizmaları ve toplumsal kırılganlıklar belirleyici rol oynar. Benzer biçimde şiddetli yağmur veya bir akarsuyun taşması doğal süreçlerdir. Fakat bu süreçlerin can ve mal kaybına dönüşmesinde arazi kullanım kararlarının, altyapı eksikliklerinin ve rant odaklı risk yönetiminin ana payı bulunmaktadır.

Bu nedenle mühendislerin, mimarların ve şehir plancılarının sorumluluğu yalnızca teknik nedenleri açıklamakla sınırlı kalmamalıdır. Bilimsel ve mesleki değerlendirmeler; afet riskini üreten karar süreçlerini, kurumsal sorumlulukları ve kamusal yarar ilişkilerini de görünür kılmalıdır.

Çözüm, yalnızca afet gerçekleştikten sonra teknik raporlar hazırlamak değildir. Asıl çözüm, afeti doğuran riskleri henüz ortaya çıkmadan engellemek ve bu riskleri üreten karar mekanizmalarını değiştirmektir.

Balonu şişirenlerle derelerin doğal akışını engelleyen kararları alanların çıkarları kimi zaman aynı noktada buluşabilir. Ancak suyun fiziksel hareketi, ekonomik beklentilere veya siyasal tercihlere göre şekillenmez.

Su, kendi doğal dinamiği içerisinde hareket eder. Onun yolunu kapatabilirsiniz, akışını değiştirebilirsiniz. Dere yatağını betonlaştırabilir, üzerine yollar ve binalar inşa edebilirsiniz. Fakat bütün bunlar, suyun fiziksel gerçekliğini ortadan kaldırmaz. Doğanın dinamiğini yok sayarak kurulan bir düzen, eninde sonunda kendi yarattığı risklerle yüzleşmek zorunda kalır.

Peki, toplumsal dinamik?

İşte burada yeniden işçi sınıfının mücadelesine dönüyoruz…

Yağmurun tek bir damlası, tek başına bir sel oluşturmaz. Ancak damlalar birleştiğinde akış büyür; akış büyüdüğünde suyun hareketi, önüne çıkan engelleri aşacak güce ulaşır. Toplumsal hareketler de benzer bir ortaklaşma süreci üzerinden düşünülebilir.

Tek başına yaşanan yoksulluk bireysel bir sorun, tek başına yaşanan barınma krizi kişisel bir çaresizlik, tek başına yaşanan işsizlik ise yalnızca bir insanın hayatını etkileyen bir talihsizlik gibi görülebilir. Ancak bu sorunların ortak ekonomik ve toplumsal nedenleri görünür hâle geldiğinde, birbirinden ayrı tecrübeler ortak bir toplumsal bilince dönüşür.

Bu ortaklaşmanın kolektif eyleme dönüşmesi ise dayanışma, örgütlenme ve demokratik katılım olanaklarına bağlıdır.

İşte tam da burada sendikaların, meslek odalarının, siyasi partilerin ve demokratik kitle örgütlerinin toplumsal sorumlulukları yeniden tartışılmalıdır. Çünkü mesele yalnızca bir selin neden meydana geldiğini açıklamak değildir. Mesele, o selin afete dönüşmesine neden olan ekonomik, siyasal ve mekânsal kararları sorgulayabilmektir.

Ve artık yeniden sorabiliriz:

Gerçekten aynı gemide miyiz?

Bir tarafta finansal kazançların, sermaye birikiminin ve imar kararlarının sağladığı imkânlardan yararlananlar… Diğer tarafta ekonomik krizlerin, derin yoksullaşmanın ve afetlerin yıkıcı sonuçlarıyla karşı karşıya kalanlar…

Bu iki kesimin aynı riskleri taşıdığı, aynı kayıpları yaşadığı ve aynı bedelleri ödediği söylenebilir mi?

İşte “Aynı Gemide Değiliz!” vurgusu, bu derin eşitsizliğin sorgulanmasıdır. Çünkü aynı toplumda yaşamak, ekonomik krizlerin ve afetlerin maliyetini eşit biçimde üstlenmek anlamına gelmez.

Ve belki de asıl mesele, aynı gemide olup olmadığımızdan önce, o geminin rotasını kimin belirlediğidir.

Sel, sermaye birikimi, finansal kriz balonu ve afet arasındaki ilişkiyi anlamak; yalnızca suyun nereye aktığını değil, suyun önüne engelleri kimin koyduğunu da sorgulamayı gerektirir.

Yağmurun her damlası gibi, toplumsal sorunların her biri de bir diğeriyle buluşabilir. Ancak damlaların birikmesi nasıl tek başına bilinçli bir toplumsal hareket yaratmıyorsa, ortak yoksulluk da kendiliğinden örgütlü bir mücadeleye dönüşmez. Bu dönüşüm; insanların ortak sorunlarını nasıl tanımladığına, birbiriyle nasıl dayanıştığına ve kendi gelecekleri üzerinde ne ölçüde söz sahibi olabildiğine bağlıdır.

Çünkü mesele yalnızca sermayenin balonunun ne zaman patlayacağı değil; o balonun altında kalan insanların kendi yaşamları ve gelecekleri üzerinde nasıl bir kolektif irade inşa edebileceğidir.

Suphi Bilen