REJİMİN YENİ ORTAĞI: KILIÇDAROĞLU

Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’daki sömürge valisi Thomas J. Barrack; emperyalizmin, ülkemiz dahil Ortadoğu ülkelerine ne tür bir rejim planladığını şu sözlerle ifade etmişti:

“Batının bugüne kadar Ortadoğu’ya demokrasi ihraç etme politikaları başarısız oldu… Bölgede tek işleyenin güçlü liderlik, hayırsever monarşi ve otoriter rejimler olduğu görülüyor.”

Bu sözleri hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde değişik tarihlerde ve toplantılarda dile getirdi.

Sömürge valisinden gerekli meşruiyet ve icazeti almayı garantileyen işbirlikçi Erdoğan, Ortadoğu ülkeleri içinde en hızlı harekete geçen yönetici oldu. Erdoğan; tarihsel faşist partisi MHP ile on yıla yakın bir süredir uygulamaya koyduğu gerici-faşist karması diktatörlüğün “İslami Faşizm” düzeyine yükseltilmesi ve kurumsallaşması için yığınların onayına ve yasal bir dayanağa ihtiyaç duymaktadır. Adına “Türk Tipi Başkanlık ve Hükümet Sistemi” dedikleri bu diktatörlüğün, Erdoğan ve ailesi tarafından sürdürülmesinin anayasal garantiye alınması, İslami Faşizm hedefinin en önemli adımını oluşturmaktadır.

Erdoğan daha önceki dönemlerde de anayasal değişiklik yöntemini hep kullandı. İktidarda bulunduğu 24 yılda, 1982 Cunta Anayasası’nda 13 defa değişiklik yaptı ve 177 maddesi bulunan bu anayasanın 134 maddesini defaten değiştirdi. Hedeflediği diktatörlüğe adım adım giderken, 3 defa da anayasanın bazı maddelerini referanduma götürerek yığınlar nezdinde meşruiyet arayışına girdi. Bu 3 referanduma giderken değişik parti ve toplumsal çevrelerle ittifaklar kurdu. Türk Tipi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni referanduma taşırken de kendisine ve hükümetlerine o güne kadar muhalefet eden ülkenin tarihsel faşist partisi MHP ve Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile ittifak yaptı.

Yeni Arayışlar ve Meclis Aritmetiği

İşbirlikçi Erdoğan’ın yeni hedefi; İslami faşist diktatörlüğün kurumsallaşması ve burjuva hukuk sisteminde yasal bir boyut kazanmasıdır. Ancak yeni bir referandumu göze alamayan Erdoğan, meclis içerisinde bir arayışa girdi. Mevcut meclis aritmetiği, anayasayı tek başına değiştirmek için Erdoğan’a gerekli çoğunluğu vermemektedir. Bu yüzden mecliste bulunan burjuva partileri ile yeni ittifaklar kurma zorunluluğu doğmuştur; ya da var olan partilere makam ve mevki sunulacak, o da olmazsa tehdit ve şantaj uygulamaya konulacaktı. Aslında bu konuda çok büyük bir arayışa girmesi de gerekmedi. “Burjuva siyasetçilerinin her zaman bir ederi vardır” ilkesini hayata geçirdi.

Diktatörün yeni işbirlikçisinin adı Kemal Kılıçdaroğlu oldu. Yapılan pazarlıklar sonucunda, Kılıçdaroğlu’na 3 yıl önce kaybettiği CHP Genel Başkanlığı koltuğu mahkeme aracılığıyla geri verilecekti. Bunun karşılığında ise devrik genel başkan; peşine taktığı bir kısım “kifayetsiz muhteris” CHP milletvekiliyle birlikte, Erdoğan’ın en azından bir dönem daha cumhurbaşkanı seçilmesini sağlayacak, mecliste yapılacak anayasa değişikliğine parmak kaldıracak ve son dönemde yükselen CHP muhalefetini içeriden yıpratacaktı. Bu amaç doğrultusunda devletin istihbarat, mahkeme ve her türlü olanağı bu işbirlikçi, kifayetsiz muhterislerin emrine sunulacaktı. Yığınlara ulaşmak için gerekli basın ve medya kanalları da sonuna kadar kullanımlarına açılacaktı.

Bir koyundan kırk post elde etme becerisine sahip pragmatist Erdoğan’ın hesapları sadece bunlarla da sınırlı değil. Esas olan; kurumsallaştırmayı hedeflediği İslami Faşizmin ortakları arasına “sosyal demokratları” da katmış olmasıdır. Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan icazetiyle oluşturduğu butlan (hükümsüz) parti yönetiminin önemli mevkilerini eski dönek solculara sunması, Erdoğan projesinin ne kadar ince bir hesaba dayandığını açıkça göstermektedir.

İdeolojik Teslimiyet ve Rol Modeller

Butlan yoluyla CHP genel başkanlığı koltuğuna oturan Kılıçdaroğlu, sadece makam pazarlığı yapmadığını, ideolojik olarak da İslami Faşizme teslim olduğunu sergilemekten çekinmemektedir. CHP Genel Merkezi’nde toplama kalabalıklara yaptığı konuşmada, “Yeni Osmanlıcılık” vurgusuna bağlı olarak, diktatörlüğe karşı muhalefet eden ve sokağa çıkan yığınları “devlete karşı halk ayaklanması yapıyorlar” diye devletin zor güçlerine ve yargısına ihbar etmiştir. Bunu yaparken, her diktatörün diline pelesenk ettiği “dış güçler” yalanına sarılmaktan da geri durmamıştır. Böylece, bundan sonraki süreçte MHP Genel Başkanı faşist Devlet Bahçeli’yi kendisine örnek alacağının açık işaretini vermiştir.

Tüm bunlara rağmen diktatörlüğün meşruiyeti hala tartışılmaktadır ve rejim bu meşruiyeti Trump’ta aramaktadır. 24 yıllık iktidarında toplumsal desteği en alt seviyeye inmiş durumdadır. Girilecek ilk seçimde yenilgiye uğrayacağının bilincinde olan bu gerici-faşist karması diktatörlüğün, anayasa değişikliği ile kendisini yasal güvenceye almak istediği uzun zamandır bilinmektedir.

Devlet Bahçeli aracılığıyla Abdullah Öcalan ile yürütülen ve her tarafın farklı kavramlarla tanımladığı “çözüm süreci”nden de diktatörlüğün devamı konusunda henüz yeterli güvence elde edilemedi. Kamuoyunda hem ideolojik hem de örgütsel amacı tam anlaşılmamış; devletin bir kanadınca “terörsüz Türkiye”, diğer kanadınca “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi” süreci olarak tanımlanan gelişmelerle, Kürt Ulusal Hareketi’nin bir kanadının da bu diktatörlük inşasına dahil edilmek istendiğine şahitlik etmekteyiz. Kürt halkının bu oyuna izin verip vermeyeceği, ülkemizin geleceği açısından kritik bir öneme sahiptir.

Yoldaşlara Son Bir Söz

Son sözümüz de siyasal gelişmeler konusunda iyi niyetinden asla kuşku duymadığımız; ancak gerek bireysel gerekse örgütsel iradelerini “Düzen içi hesaplaşmalara alet olmamak” gerekçesiyle geri çeken, ideal bir mücadele beklentisi içindeki yoldaşlaradır:

Komünistler, düzen içinde düzen güçlerine karşı, kendi programlarına uygun geliştirdikleri strateji ve taktiklerle mücadele ederler. Burada kritik olan; ideolojik, politik ve örgütsel bağımsızlığa halel getirmemektir. Marksizm-Leninizm’in ideolojik hattı ile her türlü burjuva ideolojisi arasındaki sınırın aşınmasına izin vermemektir.

Kimi zaman gelişmelerin paralelinde, programlarda ve mücadele koşullarında değişim bir zorunluluk halini alabilir. “Yeni faşizme” karşı kimi güçlerle birlikte yürütülecek ortak mücadele, bu uğrakların en belirleyicisidir. Düne kadar mücadele ettiğimiz güçlerle bugün anti-faşist bir mücadele ve dayanışma içinde olmak, kaçınılmaz bir süreç olarak önümüze gelebilir. “Bu kavga düzen içi bir mücadeledir” diyerek faşizme karşı olan güçler arasındaki savaşı sadece seyredemeyiz ya da yok sayamayız. Düzen içi çelişkileri ve düzen içi mücadeleyi baypas ederek emperyalist-kapitalist düzeni etkisiz kılmanın, sosyalizmi inşa etmenin bir yolu yoktur ve hiçbir zaman da olmamıştır.

Amaç, teoriyi saf haliyle bir şablon olarak kullanıp gerçekliği kesip biçmek değil; somut gerçekliğin zorunluluğunu kavrayıp ona göre hareket etmektir

TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ- SAVAŞ YOLU