Mayıs 1968, modern tarihin en romantize edilmiş, aynı zamanda da en çok yanlış anlaşılmış toplumsal patlamalarından biridir. Genellikle sol ideolojinin zafer yürüyüşü veya gençliğin saf bir başkaldırısı olarak sunulan bu dönem, aslında göründüğünden çok daha karmaşık, çelişkili ve ironik bir sosyolojik kırılmadır.
Fransa’yı birkaç hafta içinde felç eden bu hareketi gerçekten anlamak için, onu sadece barikatlar ve sloganlardan ibaret görmeyip, derinlerdeki yapısal fay hatlarını irdelemek gerekir.
1. Paradoks: Refahın Doğurduğu İsyan
Mayıs 68, ekonomik bir krizin veya açlığın değil, aksine Fransa tarihinin en parlak ekonomik büyüme döneminin (Trente Glorieuses – Şanlı Otuz Yıl) tam ortasında patlak verdi. İkinci Dünya Savaşı sonrası doğan ve “Baby Boomer” olarak adlandırılan nesil, tarihin gördüğü en yüksek refah, güvence ve tüketim olanaklarına sahipti.
Ancak bu ekonomik refah, beraberinde boğucu bir muhafazakarlık ve katı bir paternalizm (babaerkil yönetim) getirmişti. Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’ün şahsında sembolleşen devlet; otoriter, tepeden inmeci ve gençlerin bireysel özgürlük taleplerine kördü.
İrdeleme: Mayıs 68, karnı aç olanların değil, ruhu sıkışanların isyanıydı. Sloganlardan biri durumu harika özetliyordu: “Sıkılıyoruz!” Gençlik, kapitalizmin onlara sunduğu “ye, iç, tüket ve itaat et” formülünü reddediyordu.
2. İmkansız İttifak: Öğrenciler ve İşçiler
Hareketi benzersiz kılan, Sorbonne’un entelektüel burjuva çocukları ile Renault fabrikasının işçilerini aynı safa getirmesiydi. Yaklaşık 10 milyon işçi greve giderek fabrikaları işgal ettiğinde, kapitalist sistem neredeyse çökmek üzereydi.
Ancak bu ittifak organik değil, konjonktürel bir yan yana gelişti:
- Öğrenciler: Radikal bir kültürel devrim, otoritenin tamamen yıkılmasını ve mutlak bireysel özgürlük istiyordu. Onların derdi varoluşsaldı.
- İşçiler: Daha gerçekçi, yapısal ve ekonomik taleplerin peşindeydi. Daha yüksek ücret, daha kısa çalışma saatleri ve daha iyi sendikal haklar istiyorlardı.
Nitekim De Gaulle hükümeti işçilere maaş zammı ve sosyal haklar (Grenelle Anlaşmaları) sunduğunda, işçi sınıfı fabrikalardaki grevleri sonlandırdı. İşçiler evlerine döndüğünde, öğrenciler sokakta yalnız kaldı. Bu durum, sınıfsal dinamiklerin ve pratik ihtiyaçların, entelektüel ütopyalardan her zaman daha baskın geldiğinin tarihsel bir kanıtıdır.
3. En Büyük İroni: Tüketim Toplumunu Eleştirirken Tüketim Toplumunu Beslemek
Mayıs 68’in en büyük felsefi ve sosyolojik çelişkisi, sonuçlarında gizlidir. Hareket, kapitalist tüketim toplumunu, yabancılaşmayı ve bireyciliği sert bir dille eleştiriyordu. Ancak sistem, Mayıs 68’i yok etmek yerine onu emdi, sindirdi ve kendi lehine dönüştürdü.
Fransız sosyolog Luc Boltanski’nin de belirttiği gibi, kapitalizm Mayıs 68’in “kültürel özgürlük” ve “bireysel özerklik” taleplerini aldı ve bunları yeni pazarlama stratejilerine dönüştürdü.
- Katı hiyerarşilerin yıkılması, iş dünyasında “esnek çalışma” modellerinin önünü açtı.
- Cinsel özgürlük ve bireycilik, reklam sektörünün en büyük yakıtı haline geldi.
- Geleneksel aile ve kurumların zayıflaması, bireyi sistem karşısında daha korumasız ve daha bağımlı bir “tüketici” yaptı.
Yani, “Sisteme karşı savaşan 68 kuşağı, farkında olmadan neoliberalizmin ihtiyaç duyduğu kültürel zemini hazırladı.”
4. Siyasi Başarısızlık, Kültürel Zafer
Siyaset bilimi açısından bakıldığında Mayıs 68 tam bir fiyaskodur. Hükümet devrilmedi, aksine De Gaulle haziran ayındaki seçimlerde meclisteki çoğunluğunu artırarak sandıktan daha da güçlü çıktı. Fransız halkı, sokaktaki kaostan korkup düzeni seçmişti.
Ancak sosyolojik açıdan bakıldığında, sokakta kaybedilen savaş zihinlerde kazanıldı:
- Anti-Otoriter Dönüşüm: Okullarda, ailede, fabrikalarda ve devlet dairelerinde “mutlak otorite” dönemi kapandı. Diyalog ve sorgulama kültürü başladı.
- Yeni Sol ve Kimlik Siyaseti: Klasik Marksizm’in “sadece işçi sınıfı odaklı” siyaseti esnedi. Kadın hakları, eşcinsel hareketi, çevrecilik ve ırkçılık karşıtlığı gibi modern sol temalar bu topraktan filizlendi.
Sonuç
Mayıs 68; romantik bir devrim hayali ile modern kapitalizmin esneme kabiliyetinin çarpıştığı yerdir. Duvarlara “Gerçekçi ol, imkansızı iste!” yazanlar imkansızı elde edemediler ama gerçeği kökten değiştirdiler.
Bugün yaşadığımız modern dünya; giyim tarzımızdan iş yeri ilişkilerimize, özgürlük anlayışımızdan bireysel haklarımıza kadar pek çok şeyi, Paris sokaklarında sökülen o kaldırım taşlarına borçludur. Ancak aynı dünya, o taşların altından çıkan plajı çoktan özel bir mülk haline getirip üzerine lüks oteller inşa etmeyi de başarmıştır.
Hakan ŞEHREMAN