Kapitalizmin Sol Emniyet Supabı: Sosyal Demokrasinin Tarihsel ve Sınıfsal İhanetinin Anatomisi

Sosyal demokrasi, kökeni itibarıyla 19. yüzyılın devrimci Marksist işçi hareketinin içinden neşet etmiş olsa da tarihsel süreçte metodolojik ve ideolojik bir kırılmayla sermaye düzeninin yapısal krizlerini absorbe eden ve statükoyu tahkim eden işlevsel bir aygıta dönüşmüştür. Marksist-Leninist paradigmada sosyal demokrasinin tarihsel uğrakları; sınıf uzlaşmacılığının, revizyonizmin ve proletaryanın devrimci potansiyelinin burjuva parlamento mekanizmaları içinde eritilmesinin kronolojisidir. Bu evrim, tarihsel bir sapma veya taktiksel bir hata değil; tekelci kapitalizmin ve emperyalist aşamanın doğurduğu nesnel koşulların ampirik bir sonucudur.

  1. yüzyılın son çeyreğinde, özellikle II. Enternasyonal ekseninde somutlaşan teorik dönüşüm, sosyal demokrasinin ilk sistemik ihanetinin zeminini hazırlamıştır. Eduard Bernstein’ın başını çektiği revizyonist kanat, kapitalizmin iç çelişkilerinin evrimsel ve parlamenter reformlarla törpülenebileceğini ileri ederek Marksist iktisadın ve sınıf savaşımı teorisinin özünü reddetmiştir. Bu teorik teslimiyet, 1914 yılında I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle pratik bir şovenizme ve ihanete evrilmiştir. Başta Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) olmak üzere, Avrupa sosyal demokrasisi kendi ulusal burjuvazilerinin savaş bütçelerini onaylayarak proletarya enternasyonalizmini tasfiye etmiş ve işçi sınıfını emperyalist paylaşım savaşının savaş ganimeti haline getirmiştir.

1917 Ekim Devrimi’nin yarattığı tektonik kırılma, sosyal demokrasinin burjuva devlet cihazını korumak adına ne denli kontrdevrimci bir kimliğe bürünebileceğini açıkça tescillemiştir. 1919 Almanya’sında Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht gibi devrimci önderlerin, sosyal demokrat iktidarın doğrudan icazeti ve paramiliter faşist çetelerin (Freikorps) fiziki müdahalesiyle katledilmesi, sosyal demokrasinin tarihsel rolünü netleştirmiştir: Proletarya diktatörlüğü tehlikesine karşı burjuva diktatörlüğünün silahlı kalkanı olmak.

II. Dünya Savaşı’nı takip eden konjonktürde, Doğu Bloku’nun varlığı ve yükselen sosyalizm tehdidi karşısında Batı kapitalizmi, sistemik bekasını korumak amacıyla “Refah Devleti” (Welfare State) modelini devreye sokmuştur. Sosyal demokrasinin altın çağı olarak fetişleştirilen bu dönem, aslında emperyalist merkezlerin sömürgelerden elde ettiği aşırı kârların (artı-değerin) bir kısmını işçi aristokrasisine ve geniş kitlelere rüşvet olarak dağıtarak sınıf bilincini köreltme stratejisidir. Sosyal demokrasi bu evrede, üretim araçlarının mülkiyet ilişkilerine dokunmaksızın, bölüşüm mekanizmaları üzerinden kapitalizmin yarattığı tahribatı makyajlamış ve işçi sınıfını kapitalist rasyonaliteye entegre etmiştir.

Bu tarihsel evrimin Türkiye iz düşümündeki en belirgin aktörü olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), proletarya siyaseti ve sol kuram açısından ontolojik bir “mutlak butlan” (tarihsel ve sınıfsal hükmsüzlük) teşkil etmektedir. Özü itibarıyla burjuva aydınlanmacılığının ve bürokratik devlet kapitalizminin kurumsal temsilcisi olan CHP, hiçbir dönemde emekten yana devrimci bir sınıfsal öze sahip olmamış; dolayısıyla sol ya da sosyal demokrat olma iddiası baştan itibaren sakatlanmıştır. 1960’ların ortalarından itibaren yükselen kitlesel işçi hareketinin ve sosyalist uyanışın önünü kesmek amacıyla geliştirilen “Ortanın Solu” stratejisi, yükselen devrimci dalgayı burjuva nizamı içinde tutarak sönümlendirme arayışının yerel adıdır. Ecevit dönemiyle birlikte kurumsallaşan bu popülist çizgi, 1970’lerin militan işçi sınıfı hareketini parlamenter sınırlar içine hapsetme işlevi görmüştür. Nitekim 12 Eylül askeri faşist darbesi sonrasında yeniden biçimlenen siyaset sahnesinde de CHP, sermaye düzeninin yapısal dönüşümüne entegre olmaktan kaçınamamıştır.

1970’lerin yapısal aşırı birikim krizi ve 1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin çözülüşü, burjuvazinin sosyal demokrasiye ve onun getirdiği sosyal tavizlere olan ihtiyacını ortadan kaldırmıştır. Güç dengelerinin sermaye lehine değişmesiyle birlikte sosyal demokrasi, neoliberal taarruza karşı bir direnç odağı olmak bir yana, bu taarruzun en radikal uygulayıcısı konumuna gelmiştir. Tony Blair ve Gerhard Schröder’in teorisyenliğini yaptığı “Üçüncü Yol” (Third Way) doktrini, sosyal demokrasinin tasfiyeci karakterinin nihai ilanıdır. Küresel ölçekte özelleştirmeler, kuralsızlaştırma ve esnek emek piyasaları bizzat sosyal demokrat hükümetler eliyle icra edilirken; Türkiye’de de CHP, yapısal neoliberal reformların yapı taşlarını döşeyen politikalara meşruiyet sağlayan ve düzen içi muhalefeti bu sınırlarda tutan tarihsel bir rol üstlenmiştir.

Günümüz Türkiye konjonktüründe sosyal demokrasinin yaşadığı bu ideolojik çürüme ve kitlelerin biriken öfkesini absorbe etme yeteneğindeki zafiyet, sistem içi yeni fraksiyonel ayrışmaları ve biçimsel arayışları da beraberinde getirmiştir. Özgür Özel tarafından kurulan yeni parti tecrübesi, bu bağlamda niteliksel bir kopuşu ya da radikal bir alternatif çıkışı değil; aksine tasfiye sürecindeki sosyal demokrat hegemonya alanının yeni bir ambalajla yeniden tahkim edilmesi arayışını simgelemektedir. Tıpkı selefleri gibi sermaye düzeninin sınırları dışına taşma iradesinden yoksun olan bu yeni oluşum, işçi sınıfının sisteme olan yapısal bağımlılığını sürdürmeyi hedefleyen revizyonist geleneğin güncel bir varyasyonudur.

Sonuç olarak finans-kapital çağında sosyal demokrasi, CHP ve ondan türeyen yeni yapısal klikler, sınıf siyasetini ve ekonomi-politik eleştiriyi tamamen terk ederek kimlik politikalarına, kültürel haklara, liyakat ve şeffaflık gibi liberal temiz eller illüzyonlarına sıkışmıştır. Kapitalizmin doğası gereği antagonist (uzlaşmaz) olan sınıf çelişkilerini “sosyal diyalog”, “yönetişim” ve “adil bölüşüm” kavramlarıyla estetize etmeye çalışan modern sosyal demokrat akımlar, sistemin ürettiği devasa eşitsizlikleri ve güvencesizleşmeyi ortadan kaldırma kabiliyetinden yoksundur. Dolayısıyla, bilimsel sosyalizm açısından bakıldığında, tüm bu reformist yapılar günümüzde de aynı işlevi korumaktadır: Kitlelerin biriken yapısal öfkesini düzen içi kanallara akıtarak sistemi tahkim eden, kapitalizmin radikal bir kopuşla yıkılmasını engelleyen sol görünümlü birer emniyet supabıdırlar. İşçi sınıfının kurtuluşu, bu tarihsel ve sınıfsal hükmsüzlüğün ideolojik olarak teşhir edilmesi ve bağımsız devrimci sınıf çizgisinin tavizsiz inşası ile mümkündür.

Hakan ŞEHREMAN