Çerçeve Yasa etrafında yürütülen tartışmalarda en fazla dikkat çeken şey, meselenin giderek teknik bir hukuk düzenlemesine indirgenmesi. Bir tarafta silahsızlanma, diğer tarafta yasallaşma; bir tarafta devletin vereceği güvenceler, diğer tarafta PKK’nin atacağı adımlar. Sanki ortada yalnızca iki tarafın karşılıklı olarak yerine getirmesi gereken hukuki yükümlülüklerden oluşan bir denklem varmış gibi davranılıyor. Oysa Marksist açıdan meseleye bakıldığında asıl tartışılması gereken, yasanın ne söylediğinden önce, bu yasanın hangi siyasal ve sınıfsal ilişki üzerine kurulduğudur.
Çerçeve Yasa’nın temel problemi tam da burada ortaya çıkıyor. Yasa, uzun yıllar süren siyasal ve silahlı çatışmanın ardından ortaya çıkan yeni durumu, eşit siyasal öznelerin karşılıklı olarak hak ve sorumluluk üstlendiği bir çözüm biçiminden çok, devletin kendi hukuk düzeni içerisinde tanımladığı bir “silahsızlanma ve yasallaşma” süreci olarak ele alıyor. Böyle olunca devlet kendisini yalnızca müzakerenin tarafı olarak değil, aynı zamanda hukukun sahibi ve nihai hakemi olarak konumlandırıyor.
Bu durum ciddi bir sorun yaratıyor.
Çünkü devletin tarafsız bir hakem olduğu varsayımı, liberal siyasetin temel kabullerinden biridir. Komünizm ise bize devletin sınıflar üstü ve toplumun üzerinde duran tarafsız bir kurum olmadığını öğretir. Devlet, belirli sınıfsal ilişkilerin siyasal örgütlenmesidir. Bu nedenle devletin çıkardığı bir yasanın kendiliğinden demokratik, tarafsız veya özgürleştirici olduğunu düşünmek mümkün değildir.
Çerçeve Yasa’ya da bu gözle bakmak gerekir.
Yasanın dili içerisinde silahsızlanması, örgütsel yapısını dönüştürmesi ve belirlenen hukuki sınırlar içerisinde siyasal hayata katılması gereken taraf bellidir. Buna karşılık devlet, bütün geçmişiyle birlikte hukukun doğal sahibi olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte burada önemli bir eşitsizlik ortaya çıkmaktadır. Uzun yıllar süren çatışmanın siyasal ve tarihsel sorumluluğu yalnızca silahlı örgütün üzerine bırakılırken, devletin uyguladığı politikalar aynı hukuki çerçeve içerisinde sorgulanmadan kalıyorsa, ortada gerçek anlamda eşit bir demokratik çözümden söz etmek güçleşir.
Buradaki itirazımız silahsızlanmaya değildir. Tam tersine, savaşın sona ermesini ve insanların ölmediği bir siyasal ortamın oluşmasını savunmak gerekir. Fakat silahsızlanma ile siyasal teslimiyet aynı şey değildir. Bir hareketin silah bırakması, onun siyasal taleplerinin devlet tarafından yeniden tanımlanması anlamına gelmemelidir. Silahların susması, devletin karşısındaki siyasal aktörü bütün geçmişiyle birlikte suçlu kategorisine yerleştirip daha sonra ona belirli koşullar altında hukuk düzenine dönme izni vermesi biçiminde kurulursa, bu barıştan çok tek taraflı bir tasfiye mekanizmasına dönüşebilir.
Tam da bu nedenle Çerçeve Yasa’nın “yasallaşma” anlayışı üzerinde özellikle durmak gerekiyor.
Yasallaşmak elbette önemlidir. Siyasi örgütlenmenin önündeki yasakların kaldırılması, siyasi tutukluların serbest bırakılması ve insanların düşünceleri nedeniyle cezalandırılmaması demokratik bir toplum açısından vazgeçilmezdir. Fakat bunları devletin topluma bağışladığı ayrıcalıklar gibi görmek yanlıştır. Örgütlenme özgürlüğü bir lütuf değildir. Siyasi faaliyet yürütme hakkı bir lütuf değildir. Düşünce özgürlüğü bir lütuf değildir. Bunlar insanların mücadele ederek kazandığı demokratik haklardır.
Burada Marksist bakış ile liberal bakış arasındaki fark ortaya çıkıyor. Liberal yaklaşım, hukukun genişlemesini kendi başına yeterli bir demokratikleşme ölçütü olarak görebilir. Marksist yaklaşım ise hukukun arkasındaki maddi güç ilişkilerine bakar. Çünkü kağıt üzerinde herkes eşit olabilir ama toplum ekonomik olarak eşit değildir. İşçi ile patron aynı sözleşmeyi imzalar fakat üretim araçlarının mülkiyeti patronun elindedir. Hukuki eşitlik, maddi eşitsizliği ortadan kaldırmaz.
Ulusal sorun açısından da aynı durum geçerlidir.
Kürt halkının demokratik haklarının tanınması elbette zorunludur. Kürt kimliğinin, dilinin ve kültürünün özgürce ifade edilmesinin önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır. Siyasal örgütlenme özgürlüğü güvence altına alınmalıdır. Devletin geçmişteki inkâr, baskı ve şiddet politikalarıyla yüzleşilmelidir. Ancak bunların tamamını yalnızca bir yasa değişikliğine bağlamak da yeterli değildir.
Çünkü Kürt sorunu yalnızca bir hukuk sorunu değildir. Aynı zamanda tarihsel, siyasal ve sınıfsal bir sorundur.
Bugün Kürt işçisi ile Kürt sermayedarının aynı toplumsal kategori içerisinde değerlendirilmesi mümkün değildir. Aynı şekilde Türk işçisi ile Türk sermayedarının da ortak sınıfsal çıkarlara sahip olduğunu söyleyemeyiz. Ulusal kimlikler toplumun bütün sınıflarını aynı çıkar etrafında birleştirmez. Tam tersine, her ulusun içerisinde de sınıfsal karşıtlıklar vardır.
Bu nedenle Türk ve Kürt emekçilerinin ortak mücadelesi, ulusal farklılıkların inkâr edilmesiyle değil, bu farklılıkların sınıf mücadelesiyle birlikte ele alınmasıyla mümkün olabilir.
Çerçeve Yasa tartışmalarında ise bu sınıfsal boyut neredeyse tamamen geri plana itilmiş durumda. Tartışma ağırlıklı olarak devlet ile PKK arasındaki ilişki üzerinden yürütülüyor. Oysa bu ülkede milyonlarca Türk ve Kürt işçisi aynı patronlar tarafından sömürülüyor. Aynı enflasyonla karşı karşıya kalıyor, aynı güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm ediliyor, aynı sermaye düzeninin sonuçlarını yaşıyor.
Bu nedenle Kürt sorununun çözümünü yalnızca devlet ile Kürt hareketi arasındaki müzakereye bağlamak, sorunun önemli bir boyutunu görünmez hale getiriyor.
Komünistlerin burada yapması gereken şey açıktır: Ulusal baskıya karşı mücadeleyi sınıf mücadelesinden koparmamak.
Kürt halkının demokratik haklarını savunurken Kürt işçisinin patronuyla olan çelişkisini de görmek gerekir. Türk işçisinin ulusal baskıya karşı mücadele ederken kendi patronuyla olan sınıfsal mücadelesini de büyütmesi gerekir. Gerçek Türk-Kürt emekçi ittifakı devlet koridorlarında değil, işyerlerinde, sendikalarda, grevlerde ve ortak siyasal mücadele içerisinde kurulabilir.
Bu açıdan Çerçeve Yasa’nın en büyük eksikliklerinden biri, halkların siyasal iradesini devletin hukuk düzeninin içine sıkıştırmasıdır. Devletin çizdiği çerçeve içerisinde özgürlük tanımlanıyor. Silahsızlanmanın koşulları belirleniyor, yasallaşmanın sınırları belirleniyor ve siyasal aktörlerin hangi koşullarda hukuk düzenine dahil olabileceği yine devlet tarafından tarif ediliyor.
Oysa gerçek demokratikleşme, devletin istediği zaman özgürlük dağıtması değildir.
Gerçek demokratikleşme, insanların devlet karşısında hak sahibi olduğu ve bu hakların siyasal iktidarın keyfine bırakılamadığı bir düzenin kurulmasıdır.
Bu nedenle siyasi af meselesi de son derece önemlidir. Eğer gerçekten yeni bir dönemden söz edilecekse, siyasi suçlamalarla hapsedilmiş insanların özgürlüğü pazarlık konusu yapılmamalıdır. Genel siyasi af, siyasi tutukluların serbest bırakılması ve siyasi faaliyetlerin kriminalize edilmesine son verilmesi çözüm sürecinin temel unsurları olmalıdır.
Fakat burada da bir sınır çizmek gerekir. Siyasi af ne kadar önemli olursa olsun, kapitalizmin kendisini ortadan kaldırmaz. Bir yasanın çıkması, sınıfsal sömürünün sona ermesi anlamına gelmez. Demokratik hakların genişlemesi son derece değerlidir ama sosyalizmin yerine geçmez.
Sosyalist siyaset tam da bu noktada liberal demokratizmden ayrılır.
Demokratik hakları savunur ama mücadeleyi yalnızca hukuk reformlarıyla sınırlamaz. Ulusal baskıya karşı çıkar ama ulusal sorunu sınıf sorunundan koparmaz. Savaşa karşı çıkar ama kapitalist düzenin kendisini sorgulamaktan vazgeçmez. Yasallaşmayı savunur ama yasallaşmayı tarihsel kurtuluş olarak görmez.
Çerçeve Yasa’nın tartışılması gereken asıl yönü de budur.
Silahların susması önemlidir. Savaşın bitmesi önemlidir. İnsanların cezaevlerinden çıkması önemlidir. Kürt halkının demokratik haklarının güvence altına alınması önemlidir. Bunların hiçbirine itiraz edilemez. Fakat bütün bunların devletin belirlediği bir çerçeve içerisinde, devletin verdiği izinler biçiminde kurulmasına itiraz etmek gerekir.
Çünkü devletin çizdiği çerçeve ile halkların özgürlüğünün çerçevesi aynı şey değildir.
Bir yasa çıkabilir ve çatışmayı sona erdirebilir. Fakat gerçek barışın kalıcı olması için yalnızca silahların susması yetmez. Siyasal özgürlüklerin güvence altına alınması, ulusal baskının ortadan kaldırılması, siyasi tutukluların serbest bırakılması ve insanların örgütlenme hakkının önündeki engellerin kaldırılması gerekir. Daha da önemlisi, bütün bunların emekçilerin bağımsız örgütlü gücüne dayanması gerekir.
Çünkü tarih yalnızca hükümetlerin, devletlerin ve müzakere heyetlerinin tarihi değildir. Tarih aynı zamanda sınıfların mücadelesinin tarihidir.
Bu nedenle Çerçeve Yasa’ya itiraz, “barış olmasın” itirazı değildir. Tam tersine, daha kalıcı ve daha gerçek bir barışın nasıl kurulacağına ilişkin bir itirazdır.
Biz savaşın sona ermesini istiyoruz ama savaşın sona ermesini siyasal teslimiyetle karıştırmıyoruz. Yasallaşmayı istiyoruz ama yasallaşmayı devletin lütfu olarak kabul etmiyoruz. Kürt halkının özgürlüğünü savunuyoruz ama bu özgürlüğü Kürt ve Türk burjuvazilerinin ortak pazarlığının sınırlarına hapsetmiyoruz.
Çünkü bizim açımızdan gerçek demokratik çözüm, devletin halklara ne kadar özgürlük vereceğiyle değil, halkların kendi özgürlüklerini ne ölçüde örgütlü biçimde kazanacağıyla ilgilidir.
Çerçeve Yasa’nın sınırı da tam burada başlıyor.
Devlet bir çerçeve çiziyor.
Biz ise o çerçevenin dışındaki soruyu soruyoruz:
Halkların özgürlüğünün sınırlarını devlet mi belirleyecek, yoksa halkların kendisi mi?
Cevab açıktır.
Kürt halkının özgürlüğü bir devlet lütfu değildir. Türk ve Kürt emekçilerinin eşitliği bir yasa maddesinden ibaret değildir. Siyasi özgürlükler bir hükümetin vereceği taviz değildir. Barış da yalnızca silahların susması değildir.
Gerçek çözüm, ulusal baskıya karşı mücadele ile kapitalist sömürüye karşı mücadeleyi birleştirmekten geçer.
Çünkü savaşın bitmesiyle mücadele bitmez.
Asıl mücadele, insanların neden yıllarca savaşa, yoksulluğa, baskıya ve sömürüye mahkûm edildiğini sorguladığımız yerde başlar.
Ve o sorunun cevabı bizi yalnızca Çerçeve Yasa’ya değil, kapitalist düzenin kendisine götürür.
TKP Savaş Yolu