BÜYÜK HAZİRAN DİRENİŞİNİN 56. YILI

​İşçi sınıfımızın 15-16 Haziran 1970 tarihlerinde gerçekleştirdiği Büyük Direnişin 56. yılını kutluyoruz. Bu şanlı direniş; o dönem ülkemizin en büyük sanayi kentleri olan İstanbul ve İzmit’te, iki gün boyunca onlarca fabrikada üretimi durduran, kentlerin meydanlarını işgal eden, devletin kolluk kuvvetleriyle göğüs göğüse çarpışan ve açılan ateş sonucu üç yiğit evladını şehit veren işçi sınıfımızın tarihsel başkaldırısıdır.
​Büyük Haziran Direnişi; on binlerce DİSK üyesinin yanı sıra Türk-İş üyesi olan ve herhangi bir sendikaya üye bulunmayan yüz bini aşkın işçinin, burjuvaziye ve devletin müdahalesine karşı kendi örgütüne, iradesine ve onuruna sahip çıkmasının adıdır. Bu direniş, işçi sınıfımızın üretimden gelen gücünü ortaya koymasının yanı sıra ülkemizdeki işçi, sol, sosyalist ve komünist harekette büyük bir bilinç sıçramasına yol açmıştır. Günümüzde olduğu gibi 1970’li yıllarda da işçi sınıfının varlığını inkara dayanan ve sınıf dışı devrim hayalleri kuran her boydan ve soydan sapma akım revaçtaydı. İşçi sınıfımız, tüm bu akımlara karşı varlığını ispat etmekle kalmamış, devrimin öncüsü olduğunu eylemli varlığıyla ortaya koymuştur.
​15-16 Haziran Büyük Direnişi’ni kendi tarihsel koşulları içerisinde anlamak için o günün dünya ve ülke işçi hareketine, komünist mücadelesine ana hatlarıyla bakmamız gerekmektedir. 1960 ve 1970’li yıllar, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yığınların eşit, adil ve özgür bir dünya özlemiyle harekete geçtiği bir dönemdi. İkinci Paylaşım Savaşı’nda, sosyalist anavatanı korumak için 22 milyon vatandaşını kaybetmesine rağmen Hitler faşizmini yenilgiye uğratan Sovyetler Birliği, savaştan sonra da dünya sosyalist sisteminin kuruluşuna öncülük etmişti. Bu sistem; ileri kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfı mücadelesinin yükselişinin yanı sıra Asya, Latin Amerika, Afrika ve Ortadoğu’daki sömürge ulusların sürdürdüğü ulusal kurtuluş savaşlarının toplumsal kurtuluş mücadelesine evrilmesinin hem moral kaynağı hem de güvencesiydi.
​Kore, Vietnam ve Küba gibi halkların emperyalist sisteme karşı ülkelerini savunmasında Sovyetler Birliği ve sosyalist blok doğrudan katkı sunuyordu. Emperyalist saldırganlığa karşı 1957, 1960, 1969 Moskova ve 1976 Berlin Dünya Komünist ve İşçi Partileri zirve toplantılarının başarıyla sonuçlanması, ezilen tüm halklar için başka bir dünyanın mümkün olduğunu gösteriyordu.
​Ülkemizde de kapitalizmin gelişmesine paralel olarak nicel ve nitel açıdan büyüyen işçi hareketinin ilk kitlesel ve yasal açık hava toplantısı, 31 Aralık 1961 tarihindeki Saraçhane Mitingi olmuştur. Resmi adı İstanbul İşçi ve Sendikalar Birliği olan Kartal İşçi Birliği tarafından düzenlenen bu mitingin başkanlığını Bekir Belovacıklı yapıyor, teorik ve eylemsel önderliğini ise Harun Karadeniz yoldaş yürütüyordu. Hemen ardından 13 Şubat 1961’de, kurucuları arasında Maden-İş Genel Başkanı Kemal Türkler ve Lastik-İş Genel Başkanı Rıza Kuas’ın da bulunduğu Türkiye İşçi Partisi (TİP) kuruldu. 1 Şubat 1962’de Mehmet Ali Aybar’ın genel başkanlığa getirilmesiyle parti yeni bir ivme kazandı ve 1951 TKP Tevkifatı’nda tutuklanan yoldaşlarımızın büyük kısmı bu partiyi destekledi. Legal alanda sosyalizmi savunan TİP, 1965 seçimlerindeki milli bakiye sisteminden yararlanarak meclise 14 milletvekili soktu. Bağımsız seçilen Çetin Altan’ın da katılımıyla mecliste ciddi bir güç haline gelen parti; sokakta üniversite gençliğinin, aydınların, ilericilerin ve Kürt halkının kürsüsü oldu.
​İşçi sınıfının eylemleri de bu siyasal iklime paralel olarak radikalleşiyordu. 31 Aralık 1963’te Vehbi Koç’un ortağı olduğu Kavel Kablo Fabrikası işçileri, ödenmeyen ikramiyeleri için direnişe geçti. 36 gün süren bu direniş, o tarihte mevzuatta henüz toplu iş sözleşmesi ve grev hakkı yasası bulunmadığı için Türkiye işçi sınıfı tarihine “kanunsuz grev” olarak geçti. 31 Ocak 1966’da ise 2500 Paşabahçe Cam Fabrikası işçisi, Türk-İş’in uzlaşmacı tutumuna karşı çıkarak tarihi bir grev başlattı. Türk-İş yönetiminin işçilerin iradesini yok sayarak işverenle imzaladığı gizli protokolü reddeden işçiler fabrikayı işgal etti. İşverenin açtığı davada mahkemenin grevi yasal bulmasıyla Paşabahçe işçisinin 71 günlük şanlı direnişi tescillenmiş oldu. Türk-İş’in bu uzlaşmacı tavrı, içindeki ilerici sendikacıları bir yol ayrımına zorladı ve neticesinde 13 Şubat 1967’de Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş, Gıda-İş ve Türk Maden-İş (Zonguldak) sendikaları Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nu (DİSK) kurdu.
​DİSK’in kuruluşuyla işçi hareketi yeni bir faza geçti. 4-10 Temmuz 1968’de Derby işçileri, sendika seçme hakkı (referandum) talebiyle fabrikayı işgal etti. Dönemin Maden-İş Gazetesi bu gelişmeyi “İşgal ve Referandum” sürmanşetiyle duyurdu. Bu hamleyle birlikte, yasalarda olmamasına rağmen işyerlerinde referandum uygulaması fiilen hayata geçirildi. Yine bu dönemde Lastik-İş’in başlattığı ve Maden-İş’in desteklediği “Üstünü Aratma” kampanyası, fabrikalarda insan onurunu koruma mücadelesi olarak gündemin ilk sırasına oturdu. 9 Eylül 1968’de Kavel işçileri, patronun sarı sendika Çelik-İş’i dayatmasına ve 26 işçiyi işten atmasına karşı fabrikayı yeniden işgal etti; 4 saatlik kararlı duruşun ardından patron geri adım atarak Maden-İş ile masaya oturdu. 1969 yılında Singer, Demirtaş Döküm ve Topkapı Gamak Motor fabrikalarında işgaller sürdü; Gamak işgali sırasında polisin açtığı ateşle Şerif Aygün yoldaşımız şehit düştü. Büyük direnişin hemen öncesinde, 7 Mayıs 1970’te ise ECA fabrikası işçileri üretimi durdurarak fabrikayı işgal etti.
​Radikalleşen işçi hareketine paralel olarak toplumun tüm kesimleri ayaktaydı. Dünyadaki 68 kuşağı hareketinin etkisiyle üniversitelerde başlayan gençlik eylemleri, hızla anti-emperyalist bir öz kazandı. Amerikan 6. Filosu’na karşı gerçekleştirilen protestolarla kitleselleşen gençlik hareketi, okul sınırlarını aşarak kırsala taşındı. Üniversite gençliği; Antalya’dan Ege’ye, Karadeniz’den Trakya ve Antep’e kadar üretici mitinglerine, toprak işgallerine ve köylü direnişlerine doğrudan destek verdi. Sadece öğrenciler ve köylüler değil, öğretmenlerden astsubay eşlerine kadar toplumun geniş kesimleri hak arama mücadelesinde yerini alıyordu.
​Bu koşullarda kavga alanında büyüyen DİSK, sadece kendi üyeleri için değil, Türk-İş mensubu veya sendikasız tüm işçiler için ekonomik taleplerin ötesinde bir anlam taşıyordu. DİSK, patron karşısında işçi haysiyetinin ve onurunun savunucusuydu. Demokratik sınıf ve kitle sendikacılığı ilkeleriyle örülen bu mücadele; aşağılanmadan, horlanmadan, uşak muamelesi görmeden çalışmak ve eşitlik talep etmek isteyen sıradan işçinin haysiyet kavgasıyla bütünleşti.
​Burjuvazi için ise DİSK’in varlığı, sadece kârların azalması demek değildi; sınıfın bu örgütlü gücünün kendi siyasi iktidarını sorgulayacak bir aşamaya gelmesinden korkuyorlardı. Nitekim DİSK’in kuruluşunun henüz on birinci gününde, Genelkurmay Başkanlığı Seferberlik Tetkik Kurulu gizli bir yazıyla DİSK’i “düşman” ilan etmiş ve takibe alınması talimatını vermişti. Burjuvazi; meclisteki iktidar partisi Adalet Partisi’ni, muhalefetteki burjuva partilerini, Türk-İş yönetimini ve yandaş basını DİSK’in önünü kesmek için seferber etti. İktidardaki Adalet Partisi ile sonradan DİSK Genel Başkanı olacak Abdullah Baştürk dahil kimi CHP milletvekillerinin ortak önerisiyle, DİSK’i fiilen kapatmayı hedefleyen 274 ve 275 sayılı sendikalar yasası değişiklikleri 11 Haziran 1970’te meclisten geçirildi.
​Bu açık saldırıya karşı DİSK ve işçi sınıfı, burjuvaziye anladığı dilden meydanlarda yanıt verdi. 15 Haziran 1970’te İstanbul’da başlayan görkemli direniş, ikinci gün İzmit’e ve diğer kentlere sıçradı. Devletin kolluk kuvvetlerinin doğrudan işçileri hedef alarak ateş açması sonucu Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram ve Mehmet Gıdak hayatını kaybetti. 16 Haziran akşamı hükümet İstanbul ve Kocaeli’de 60 günlük sıkıyönetim ilan etti, Kemal Türkler başta olmak üzere DİSK yöneticileri tutuklandı. Ancak işçi sınıfının bu muazzam direnişi karşısında geri adım atmak zorunda kalan burjuvazi, yasayı Anayasa Mahkemesi’ne taşımak zorunda kalan TİP Senatörü Rıza Kuas’ın başvurusu neticesinde mahkemenin iptal kararıyla yenilgiye uğradı.
​Özetle ifade etmek gerekirse:
​15-16 Haziran Büyük Direnişi, 1960’ların başından itibaren doğrusal bir ivmeyle gelişen işçi sınıfının sendikal ve siyasal mücadelesinin hem ürünü hem de doğal bir sonucudur.
​Bu direniş yalnızca ekonomik veya ücret eksenli bir hareket değildir; işçi sınıfının kendi örgütünü, onurunu ve geleceğini koruma kararlılığıdır.
​Süreç, işçi-sendika hareketinde devrimci liderliğin önemini kanıtlamıştır. Kemal Türkler ve dönemin sendikal önderliği, burjuvazinin saldırısına karşı devrimci tarzda yanıt verilmesi gerektiğine önce kendileri inanmış, ardından sınıfın yaratıcı gücüne ve iradesine güvenmişlerdir.
​O yıllarda radikal sol ve parlamentarist akımlarda moda olan “sınıf dışı devrim” teorilerine işçi sınıfı pratik ve net bir yanıt vermiştir: Bu topraklarda devrimin öncüsü işçi sınıfı ve onun partisidir.
​Direniş, o dönemin devrimci gençliği arasındaki “Türkiye’de işçi sınıfı var mıdır?” tartışmasını bıçak gibi kesmiş; gençliğin sınıf çizgisine gelmesinde manivela görevi görerek İlerici Gençler Derneği’nin (İGD) “Yolumuz İşçi Sınıfının Yoludur” şiarıyla doğmasına zemin hazırlamıştır.
​Bu şanlı direnişte öne çıkan öncü işçilerin büyük çoğunluğu, 1973 Atılımı sonrasında Partimizin saflarında üye ve yönetici olarak yerlerini almış, likidasyon süreçlerine karşı her zaman dik durmuşlardır.
​Yoldaşlar; Türkiye işçi ve sendika hareketinin yaratıcısı olan komünistler olarak bugün sınıf hareketinin içinde bulunduğu durumu net bir şekilde analiz ediyoruz. Her tuğlasında alın terimiz ve yoldaşlarımızın canı olan DİSK, dünya sendikal hareketindeki ideolojik gerilemeyi bugün çok daha derin bir handikapla yaşamaktadır. Özellikle 1992’de yeniden açıldıktan sonra, 12 Eylül faşizmi neticesinde yurt dışına çıkan eski yöneticiler eliyle ülkeye taşınan “Çağdaş Sendikacılık” adı altındaki “sosyal diyalog” ve icazet çizgisi, sendikal mücadeleyi kadük etmiştir. Bugün ülkemizde faaliyet yürüten DİSK, KESK, Türk-İş, Memur-Sen ve Kamu-Sen, uluslararası alanda ITUC ve ETUC üyesidir ve fiiliyatta birbirine benzer sarı/uzlaşmacı politikalara hapsolmuş durumdadır. Aralarındaki fark sadece gelenek ve yönetici kadroların isimlerinden ibarettir.
​Bu tablo karşısında eli kolu bağlı oturacak değiliz. Başta DİSK olmak üzere sendikal hareketin değiştirilip dönüştürülmesi, demokratik sınıf ve kitle sendikacılığı ilkelerinin yeniden hakim kılınması önümüzde devrimci bir ödev olarak durmaktadır. Bu görevi başarmanın tek yolu, İ. Bilen yoldaşın “Fabrikalar Kalemizdir” belgisini hayata geçirmektir. Bulunduğumuz her fabrikada, işlikte ve işçi sınıfının döl yatağı olan emekçi mahallelerinde partimizin temel örgütlerini kurmakla mükellefiz. Bunu başaracak güç; Komintern geleneğimizde, partimizin kızıl tarihinde ve sahip olduğumuz sarsılmaz komünist iradededir.

YAŞASIN PROLETARYA ENTERNASYONALİZMİ!

YAŞASIN TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ!
​14.06.2026
TKP – SAVAŞ YOLU

16 HAZİRAN İŞÇİ MARŞI
Onaltı Haziran yüz bin işçi yürüdü
Onaltı Haziran yüz bin işçi yürüdü Heyyyy……..
Onaltı Haziran genel direniş
Burjuvaziye, tüm sömürüye
Nasırlı ellerin yumruğu bugün
Onaltı Haziran işçi eylem birliği
Onaltı Haziran işçi eylem birliği Heyyyy…….
Onaltı Haziran genel direniş
Burjuvaziye, tüm sömürüye
Nasırlı ellerin yumruğu bugün
Onaltı Haziran emperyalizme karşı ,
Onaltı Haziran emperyalizme karşı Heyyyy…….
Onaltı Haziran genel direniş
Burjuvaziye, tüm sömürüye
Nasırlı ellerin yumruğu bugün
Söz: ATTF Korosu Müzik: Geleneksel