NATO Zirvesi Öncesinde Üniversite Aydınlarının Görevi

İlhan Arsel, Aydın ve “Aydın” adlı eserinde aydının toplumsal sorumluluğunu, eleştirel düşüncenin önemini ve gerçek aydın ile aydın görünümü altındaki kişiler arasındaki farkı tartışır. Üniversiteler ise tarihsel olarak aydınlanmanın ve eleştirel düşüncenin en önemli kurumları arasında yer almıştır. Bu anlamıyla Arsel, “aydının kim olduğunu” tanımlamış ve akılcı düşüncenin gelişmesinde entelektüellerin sorumluluğunun ne olduğu sorusuna yanıt vermiştir.

Aydınlar, ülkenin içinden geçtiği hiçbir duruma karşı sessiz kalamaz. Aydın, bilimsel üretiminden aldığı güçle topluma yol göstermeli ve bir entelektüel olarak sorumluluğunu yerine getirmelidir. Bugün üniversite aydınlarının temel sınavlarından biri de NATO karşısındaki tutumudur. Öğretim elemanları yalnızca sınav yapan kişiler değildir; gerektiğinde kendileri de toplumun ve gelecek kuşakların vicdanında sınava tabi tutulurlar.

NATO Nedir?

Kuzey Atlik Antlaşması Örgütü (İngilizce: North Atlantic Treaty Organization), bilinen kısaltma adıyla NATO-OTAN, 1949 yılında kurulan ve kapitalizmin kendisine tehdit olarak gördüğü sistemi yok etmesi için inşa ettiği emperyalist bir savaş aygıtıdır. NATO bir savunma örgütü değil, aksine “emperyalist bloklaşmanın bir parçası” olarak kurulmuş bir savaş örgütüdür. İran, Filistin, Venezuela ve Küba’da yaşananlar, bunun yakın tarihimizdeki somut örnekleri arasındadır. NATO’nun suçları, kurulduğu günden bugüne farklı kıtalarda, ülkelerde, topraklarda ve denizlerde devam etmektedir.

Askerî ve siyasal bir hegemonya aracı hâline gelen NATO; işgal, yıkım, yeraltı ve yerüstü kaynaklarına el koyma gibi politikalarla anılmaktadır. NATO, beraberinde üniversitelere de fonlar aktararak barbarlığını bilime alet etmiştir. Oysa bilimsel çalışmalar; savaşı değil barışı, tek bir sistemin egemenliğini değil eşit yaşamı, uluslararası bir bilimsel kongredeki gibi tüm katılımcıların ortak aklını temel almalıdır. Dolayısıyla NATO projelerine bilimsel çalışmalarda yer olmamalıdır. Üniversitelerin NATO kaynaklı projeleri eleştirel bir süzgeçten geçirmesi ve bilimin militarizasyonuna karşı net bir tutum alması gerekmektedir. NATO’nun bilimi silah olarak kullanacağı bir çalışmada bilimin kendisinden söz edilemez; bu nedenle tüm NATO projelerinden çıkılmalıdır.

Bu ittifak, sermayenin bitmek tükenmek bilmeyen hammadde, enerji, su ve tarım alanlarına yönelik ihtiyaçları doğrultusunda yeni nüfuz alanları yaratmayı amaçlayan bir paylaşım ortaklığıdır. Her ne kadar NATO amacını “üye ülkelerin güvenliğini birlikte sağlamak” olarak tanımlasa ve 5. maddesinde “üye bir ülkeye yapılan silahlı saldırının, tüm üyelere yapılmış sayılacağını” belirtse de pratik bunun tam tersini göstermektedir. Dünyada eşitlikçi bir yaşamı savunan tüm ülkelerin kendi hak ve hukuk sistemleri var iken, NATO’nun neden dünyanın jandarmalığını üstlendiği ve üye devletleriyle askeri karakollar kurarak her yere taarruz ettiği, gerçek amacını açıkça ortaya koymaktadır. Her devletin kendi asker, polis ve adaleti sağlayacak hukuk mekanizması varken, dünyanın neden böyle küresel bir askerî aygıta ihtiyaç duyduğu veya devletlerin üye olmak için neden sıraya girdiği sorgulanmalıdır. Hangi devletin kime karşı savunularak güvenliğin tesis edileceği, üye olmayan ülkelerin tehdit oluşturup oluşturmadığına kimin karar verdiği ve bir devlete karşı otuz iki devletin harekete geçmesinin neden meşru kabul edildiği de masaya yatırılması gereken temel sorulardır.

“Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” Diyen Türkiye’nin NATO’da Ne İşİ Var?

NATO; kendisine üye ülkelerin savunmasını güçlendirmek, güvenlik ve istikrarı korumak, askerî iş birliğini geliştirmek ve krizlere ortak çözümler üretmek amacıyla kurulduğunu iddia etmektedir. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 32 üyesi olan bu örgütte ülkemiz, 1952 yılında katılım sağlamış olup kara kuvvetleri büyüklüğü açısından ikinci sırada yer almaktadır.

Asıl yönüyle NATO, ABD öncülüğünde Sovyetler Birliği’ne karşı kurulmuş askerî bir ittifaktır. Türkiye, bu kanlı ittifaka girerek İkinci Dünya Savaşı sırasında izlediği “savaş dışı kalma” politikasının aksine, bağımsızlığından büyük ölçüde ödün vermiştir. Bu süreçle birlikte ordusu da NATO’nun stratejik hedeflerine entegre edilmiştir. Daha da önemlisi Türkiye, olası bir küresel çatışmada “cephe ülkesi” hâline getirilmiştir. Türkiye’nin jeopolitik konumu nedeniyle, İkinci Dünya Savaşı’na girmediği hâlde Soğuk Savaş konjonktüründe NATO tarafından “güney karakolu” olarak konumlandırılması, Sovyet komünizmini engelleme rolünün bir sonucudur. Bu stratejinin temel amacı; komünist devletlerin sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kurma hedefine karşı, burjuvazinin yani kapitalist devletlerin dünyayı tahrip eden savaş politikalarını yönetmek ve işgal edilen topraklardaki kaynakları sınırsızca sömürmektir.

Ülkemizde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni ve komünizmi birer “tehdit” olarak etiketleyip emperyalist cepheyi tercih eden süreç, dönemin Menderes iktidarı tarafından örülmüştür. Gerekçe olarak sunulan “Sovyet tehdidi ve Boğazlar meselesi”, bizzat savunanların bile inanmadığı bir tutarsızlıktan ibarettir. Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’nun ulusal mücadelesine her türlü desteği veren, ülkemizdeki yegâne ağır sanayi hamlelerini kuran bir rejimin Türkiye’yi doğrudan tehdit etmediği tarihsel bir gerçektir. Menderes iktidarı ise yüzünü emeğin ve eşitliğin merkezi planlı sistemine dönmek yerine; Amerika’nın uluslararası sermayeye kapıları açan teslimiyetçi politikalarına dönmüş, devamında ise İncirlik ve Kürecik gibi stratejik tesislerle NATO faaliyetlerine ait fiilî karakolların kurulmasına izin vermiştir.

NATO Kapitalizmin Azı Dişi, Emperyalizmin Omurgasıdır!

Kapitalizmin krize girdiği dönemlerde refahını yeniden tesis etmek için başvurduğu en temel araç, NATO aracılığıyla “savaş” yaratmak olmuştur. Dünyadaki güç dengelerinin el değiştirdiği II. Dünya Savaşı sonrasında, “kapitalizm ve sosyalizm” olarak safların netleştiği çift kutuplu dünyada, NATO’ya karşı bir savunma örgütü olarak Varşova Paktı kurulmuştur. Kapitalizmin sürekli bir tehdit olarak gördüğü komünist blok, Sovyetler Birliği’nin son Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov döneminde içeriden tasfiye edilmiştir. 1985’te Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri olan Gorbaçov’un Perestroyka (Yeniden Yapılanma) ve Glasnost (Açıklık) politikalarıyla birlikte komünist sistemin likidasyon süreci başlamıştır. Benzer şekilde, ülkemizde de Türkiye Komünist Partisi dönemin parti sekreteri tarafından tasfiye edilerek yeni dönemin neoliberal rüzgârlarına boyun eğilmiştir.

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması, sosialist rejimin teorik başarısızlığından değil; İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği büyük ekonomik yıkım ve ardından NATO’nun saldırgan politikaları nedeniyle silahlanmaya büyük bütçeler ayrılmak zorunda kalınmasından kaynaklanmıştır.

NATO’ya Karşı Ülke Aydınlarının Tarihsel Tutumu

1950’lerden bu yana bu ülkenin aydınları, “NATO’dan çıkılması ve yabancı üslerin kapatılması” çağrısını kesintisiz bir şekilde sürdürmektedir. 1960’larda yürütülen anti-emperyalist kampanyalarda üniversiteler hep en ön safta yer almıştır. Küba Füze Krizi, Vietnam Savaşı ve Türkiye’deki Amerikan üslerinin varlığına karşı üniversitelerden yükselen kitlesel karşı duruş, NATO karşıtlığını Türkiye aydınlarının ortak mücadele zemini hâline getirmiştir. NATO’nun “Amerikan emperyalizminin askerî aracı” olduğu tespiti, güncelliğini bugün de korumaktadır.

1970’lere gelindiğinde NATO karşıtlığı, daha sert ve sistematik bir anti-emperyalist eleştiriyle birleşmiştir. Ülkemizin NATO’nun kontrgerilla faaliyetleriyle olan ilişkisi, askerî darbelerin olgunlaşması için içeride uygun zeminlerin hazırlanması ve dış politikanın tamamen ABD çıkarlarına bağımlı kılınması gibi gerçeklere karşı üniversiteler; “NATO’dan çıkılması, yabancı üslerin kapatılması ve tam bağımsız dış politika” talebini gür bir sesle haykırmıştır.

12 Eylül 1980 Askerî Darbesi NATO’cu Generallerin Ürünüdür

NATO’nun Türkiye’deki askerî müdahaleler ve darbe süreçleri üzerindeki etkisi tarihsel bir gerçektir. 1952 yılındaki üyelikten itibaren 1960, 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinde; ayrıca 1997, 2007 ve 2016 virajlarında NATO’nun rolü hep tartışılmıştır. Türkiye’de kara ordusunun niceliksel olarak bu denli güçlü kılınmasının temel nedenlerinden biri, emperyalist düzene karşı içeride yükselecek her türlü emekçi, halk ve üniversite gençliği mücadelesini gerektiğinde “darbe” yoluyla bastırma işlevidir. 12 Eylül 1980 askerî darbesi, NATO üyesi Türkiye’nin Soğuk Savaş düzenindeki yerini tahkim etmek, işçi sınıfının yükselen mücadelesini ve grevlerle elde edilen kazanımlarını baltalamak amacıyla yapılmıştır.

12 Eylül rejimi, üniversiteleri YÖK marifetiyle askerî ve siyasi merkeziyetçi bir yapıya teslim etmiştir. Bugün, yapılacak olan NATO toplantısı öncesinde Ankara Valiliği’nin ve yetkililerin üniversite rektörleriyle gerçekleştirdiği basına kapalı toplantılar, üniversite bileşenlerinin potansiyel anti-emperyalist tepkisinden duyulan korkunun bir yansımasıdır. NATO, hem aktardığı fon ve projelerle hem de akademik kurumlar içerisine yerleştirdiği aparatları vasıtasıyla üniversiteler üzerindeki ideolojik etkisini artırmaya çalışmaktadır.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından üniversitelerdeki muhalif kimlik ve aydın sorumluluğu, geçmişte 1402’likler tasarrufuyla, 2016’da ise yıllarca NATO’cu güçlerin besleyip büyüttüğü cemaat ve tarikat yapılanmalarının piyonu olan darbeci subayların eliyle bastırılmak istenmiştir. Bu süreçte üniversitelerde tarikat/cemaat yapılanmalarına karşı duran; bilimsel, demokratik ve özerk üniversite çağrısını yükselten gerçek aydınlar ve bilim insanları, yine bu yapılar tarafından hedef alınmıştır. İki kutuplu dünyanın sona ermesiyle birlikte üniversitelerde daha çok “barış, silahsızlanma ve Avrupa güvenlik mimarisi” eksenli, sınıfsal özünden koparılmış daha yumuşak yaklaşımlar da zemin bulmaya çalışmıştır.

NATO Zirvesi ve Aydınların Görevleri

Türkiye, NATO liderlerinin yeni kanlı hesaplaşmalar ve işgal planları üzerine kararlar alacağı kritik zirveye 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde ev sahipliği yapacaktır. Bu kapsamda aylardır havalimanları genişletilmekte, yollar kontrol altına alınmakta ve olağanüstü güvenlik tedbirleri hayata geçirilmektedir. Ankara Valiliği’nin üniversiteler özelinde aldığı kararlar kamuoyuna tam olarak açıklanmasa da üniversite gençliğini ve aydınlarını açık birer “tehdit” olarak gördükleri aşikârdır.

Bu kritik eşikte üniversitelerden yükselmesi gereken temel talep; NATO’nun tasfiye edilmesi, NATO ve ABD’ye ait tüm askerî üslerin ve tesislerin kapatılması olmalıdır. Unutulmamalıdır ki NATO, genişledikçe kapitalizmin küresel savaş riskini artıran emperyalist bir bloktur. Türkiye’nin Üçüncü Dünya Savaşı’nın cephesi olmaması için acilen tam bağımsız bir dış politika çizgisine dönmesi şarttır.

Tarihsel süreçte bu ülkenin aydınlarının NATO karşısındaki net tutumu bu iken; NATO’yu Türkiye’nin güvenliği için vazgeçilmez gören milliyetçi, muhafazakâr ve liberal çevreler devlet aygıtını da arkalarına alarak hep bu duruşun karşısında yer almışlardır. Ancak yalnızca memleketin değil, tüm dünya halklarının barışı için “NATO’dan çıkılsın ve NATO yıkılsın!” diye haykırmaktan başka bir alternatifimiz yoktur.

Üniversite bileşenleri, akademisyenler, aydınlar ve öğrenci fikir kulüpleri bu yakıcı konuyu gündemlerine almalı ve tartışmalıdır. Türkiye’nin küresel bir suç örgütünün “güney karakolu” hâline getirilmesine geçit verilmemeli; aksine, hem yurtta hem dünyada gerçek barışı esas alan kamucu bir politika savunulmalıdır. Eğitimde, bilimde, sağlıkta, ulaşımda ve giderek derinleşen barınma krizinde yaşanan toplumsal yıkıma karşı; kapitalizmin zenginlikleri gasp eden politikalarına karşı bütünlüklü bir mücadele örülmelidir.

Üniversite aydınının asıl görevi; savaş çığırtkanlığının karşısında barışı, bağımlılık ilişkilerinin karşısında tam bağımsızlığı, piyasacılığın karşısında kamusal aklı ve halkların eşit yaşam hakkını ödünsüzce savunmaktır. Yaklaşan NATO Zirvesi öncesinde üniversite aydınlarının tarihsel ve toplumsal sorumluluğu tam olarak burada başlamaktadır.

Yunus GÜVEN

Üniversite’de Görevli bir Aydın