Bilimsel komünizmin kurucuları olan Karl Marks ve Friedrich Engels, işçi sınıfının tarihsel öz görevini açık bir biçimde ortaya koymuşlardır. İşçi sınıfının tarihsel öz görevi, sermayenin egemenliğine son vermek, insanın insan tarafından sömürüsüne dayanan ve her türden eşitsizliğin, baskının, ezginin kaynağı olan kapitalizmi devrimci yoldan ortadan kaldırmak; savaşsız ve sömürüsüz bir dünyayı, özel mülkiyetin, devletin ve sınıfların ortadan kalktığı yeni bir toplumsal düzeni, yani komünist toplumu kurmaktır. Bu büyük tarihsel dönüşümün ilk adımı, siyasal iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesidir. Siyasal iktidarı ele geçiren ve kendisini egemen sınıf olarak örgütleyen proletarya, kapitalist toplum ile komünist toplum arasında uzanan ve birinden ötekine devrimci dönüşümün yer aldığı siyasal geçiş dönemini ifade eden proletarya diktatörlüğünü inşa eder ve kapitalist devlet aygıtını paramparça eder. Proletaryanın siyasal egemenliği fabrikaların, toprağın ve tüm diğer üretim araçlarının toplumsallaştırılmasının, yani toplumun ortak mülkiyeti haline gelmesinin maddi temelini oluşturur. Böylece üretim araçları toplumun tüm üyeleri tarafından, toplumun tüm üyelerinin çıkarları doğrultusunda kullanılır. Proletarya, sınıf hegemonyası altında devrimci dönüşümleri gerçekleştirerek sonal amacına, komünizme doğru yürür.
Bu köklü, büyük tarihsel dönüşümün gerçekleşmesi işçi sınıfının devrimci ve örgütlü öncüsünün varlığını zorunlu kılar. İşte bu nedenle proletaryanın bağımsız politik örgütü onun devrimci savaşımının vazgeçilmez bir koşuludur.
Marks ve Engels, daha 1847 yılında işçi sınıfının kendi bağımsız politik örgütünü yaratması gerektiği sonucuna varmışlardır. Marks ve Engels, proletaryanın, kapitalist sınıfın ekonomik, politik ve ideolojik egemenliği karşısında ancak bağımsız bir sınıf partisi aracılığıyla savaşım yürütebileceğini ortaya koymuşlardır. Bu yalnızca teorik bir saptama olarak kalmamış, aynı zamanda pratikte de uygulanmıştır. 1847 yılında kurulan Komünist Birlik, proletaryanın bağımsız politik örgütünün, komünist partinin ilk tarihsel örneğini oluşturmuştur. Marks ve Engels tarafından Komünist Birlik’in programı olarak kaleme alınan Komünist Manifesto, uluslararası komünist ve işçi hareketinin ortak belgelerinden biri olarak tarihe geçmiştir. Bu belge; proletaryanın ve onun öncüsünün tarihsel rolünü, kapitalizmin kaçınılmaz çöküşünü bilimsel temeller üzerinde açıklamış, işçi sınıfına uluslararası bir savaşım perspektifi kazandırmıştır.
Kapitalizmin tekelci aşamasına ulaştığı, yani emperyalist aşamasına ulaştığı dönemde V. İ. Lenin, Marks ve Engels’in parti öğretisini daha da geliştirerek onu yeni tarihsel koşullara uyarlamıştır. Lenin ve Bolşevikler, sınıf savaşımının yerine sınıflararası uzlaşmayı koyan, işçi sınıfı hareketinin çıkarlarını burjuvazinin çıkarlarına tabi kılan, reformların devrimlerin yan ürünü olduğu Marksist gerçeğini tersine çeviren, kapitalizmin yumuşatabileceğini veya kapitalizmin parlamento aracılığıyla barışçıl yöntemlerle ilga edilebileceğini ileri süren her türden oportünist, reformist ve revizyonist akımlara karşı ardıcıl ideolojik savaşım yürütmüşlerdir. Lenin ve Bolşevikler, partinin proletaryanın öncüsü olduğunu vurgulamışlardır. Lenin’in ve Bolşeviklerin anlayışının tarihsel doğruluğu, 7 Kasım 1917’de gerçekleşen Büyük Ekim Sosyalist Devrimi ile birlikte kanıtlanmıştır. Devrimin utkusuyla birlikte Marksizm-Leninizm ve ona kopmaz bağlarla bağlı olan komünist parti öğretisi uluslararası işçi sınıfı hareketi içinde büyük bir saygınlık kazanmıştır. Devrimin dünyayı sarsan etkisiyle birlikte komünist partiler birçok ülkede işçi sınıfının devrimci savaşımının başlıca örgütleri haline gelmişlerdir.
20. yüzyıl boyunca komünist partiler, faşizmin yenilgiye uğratılmasında, akabinde dünya sosyalist sisteminin kurulmasında emperyalist-kapitalist sistemin geriletilmesinde, sömürge halkların anti-emperyalist kurtuluş savaşımlarında sonucu belirleyici rol oynamışlardır. Sovyetler Birliği’nin başını çektiği dünya sosyalist sistemi, yani proletarya diktatörlüğü deneyimleri; kapitalizmin ezeli ve ebedi, güçlü ve yıkılmaz olduğu anlayışını yerle bir etmiştir. Dünya sosyalist sistemi, başta uluslararası işçi sınıfı olmak üzere tüm ezilenlerin, sömürülenlerin, insanlığın kurtuluşu için umut, moral ve güç kaynağı olmuştur. Tüm dünyaya sosyalizm yolunu açmıştır. Uluslararası komünist hareket 1960’lı ve 1970’li yıllarda büyük bir güç kazanmış, başta proletaryanın erkte olduğu ülkelerin komünist partileri olmak üzere kapitalist ülkelerdeki komünist partiler dünya siyasal yaşamının en etkili güçlerinden biri haline gelmiştir.
Ancak dünya kapitalist sistemi bu gelişmeye karşı kapsamlı bir karşı saldırı başlatmıştır. 1970’li yılların sonlarında 1980’li yılların başlarında yükselen Neo-liberal politikalar dünya burjuvazisinin uluslararası komünist harekete, dünya sosyalist sistemine karşı ideolojik, politik, ekonomik, kültürel, askeri alanları kapsayan bir saldırı dalgasını beraberinde getirmiştir. Bu süreçte uluslararası komünist hareket önemli gerilemeler yaşamıştır. Uluslararası komünist hareket 1980’li yıllar ile birlikte Marksizm-Leninizm’den uzaklaşmış, sağa kaymıştır. Süreç, ne yazık ki, dünya tarihinin en kapsamlı karşı-devrimi ile sonuçlanmıştır. Uluslararası komünist hareketin yöneticisi ve yönlendiricisi olan SBKP’nin başına çöreklenen oportünizm partiyi yokuşa sürüklemiş, Sovyetler Birliği’nin ve proletarya diktatörlüğü deneyimlerinin çözülmesinde birinci dereceden sorumluluk üstlenmiştir. Dünya sosyalist siteminin ortadan kalkmasıyla kapitalist sömürüden kurtulan yüz milyonlarca insan yeniden sermayenin boyunduruğu altına girmiştir.
Dünya burjuvazisinin geçici yengisi, kuşkusuz ki uluslararası işçi sınıfı hareketi saflarında moral bozukluğu yaratmıştır. Bu dönemde komünist parti düşüncesi hedef alınmış; partinin “totaliter”, “anti-demokratik” ya da “gereksiz” olduğu yönünde propagandalar yapılmıştır. “Partisiz devrimcilik” ya da “parti olmayan parti” gibi kavramlar ortaya atılmış, işçi sınıfının politik örgütlenmesinin gereksiz olduğu ileri sürülmüştür. Oysa tarihsel deneyim göstermiştir ki proletaryanın politik öncü örgütü olmaksızın emperyalist-kapitalizme ve onun işçi sınıfı hareketi içindeki 5. koluna karşı, her türden oportünizme, reformizme, revizyonizme, küçük burjuva akımlara karşı ardıcıl ve militan savaşım yürütmek mümkün değildir.
Komünist parti, işçi sınıfının ayrılmaz bir parçasıdır. Komünist parti işçi sınıfının en bilinçli, en ileri, en devrimci ve en kararlı unsurlarını bir araya getirir. Komünist parti, işçi sınıfının en üst örgütlenme biçimidir. Komünist partinin, işçi sınıfının bir sınıf olarak çıkarları dışında ayrı bir çıkarı yoktur. Kapitalizm, işçi sınıfını bir yandan büyük üretim merkezlerinde bir araya getirerek birleştirirken diğer yandan rekabet, işsizlik korkusu vb. etmenler aracılığıyla sınıf birliğini parçalamaya çalışır. Meslek, milliyet, din, cinsiyet, tabaka gibi farklılıklar burjuvazi tarafından işçileri bölmek için kullanılır. Komünist parti, işçilerin kendiliğinden dayanışmasını “kendi için” dayanışmasına, bilinçli bir sınıf dayanışmasına dönüştürür; işçi sınıfının ortak çıkarlarını savunarak sınıfın siyasal birliğini güçlendirir.
Komünist parti, işçi sınıfının ideolojik, politik ve örgütsel birliğini ifade eder. Komünist partinin niteliğini karakterize eden bu üç unsur birbirine kopmaz bağlarla bağlıdır. Komünist parti, ideolojik olarak işçi sınıfının bilimsel dünya görüşü Marksizm-Leninizm’e dayanır ve proletarya enternasyonalizmi ilkeleri temeli üzerinde yükselir. Bu ilkeler komünist partinin örgütsel yapısını, politik programını, tüzüğünü, stratejisini, taktiğini, çalışma yöntemleri ve biçimlerini karakterize eder. Komünist parti, politik olarak iktidar savaşımının biricik örgütleyicisi ve yönlendiricisidir. Komünist parti, işçi sınıfının öncüsünü merkezi örgüt yapısı içinde bir araya getirir. Merkezi örgüt yapısı çelikten disiplini koşut kılar. Bu kolektif iradeyi eyleme dönüştürmenin ön koşuludur.
Komünist partinin örgütsel ilkesi demokratik merkeziyetçiliktir. Bu ilke parti yaşamının temel ilkelerinden birisidir. Bu ilke, parti içi demokrasiyi ve eylem birliğini diyalektik bir bütün halinde birleştirir. Parti üyeleri eşit haklara sahiptir; açık tartışma, eleştiri-özeleştiri hakkı, yönetime katılma hakkı güvence altındadır. Parti içi tartışmalar sonucunda alınan kararlar bütün üyeler için bağlayıcıdır ve disiplin içinde uygulanır. Azınlığın çoğunluğa, alt örgütlerin üst örgütlere uyması; yöneticilerin hesap verilebilirliği ve gerektiğinde görevden alınabilmesi demokratik merkeziyetçiliğin olmazsa olmaz normlarıdır. Bu örgütsel ilke, proletaryanın savaş gücünü en üst düzeye çıkaran bir birliğin ve disiplinin koşullarını yaratır. Bu ilke aynı zamanda parti tüzüğünün işlerliğinin de koşuludur. Nitekim tüzük, partinin anayasasıdır.
Komünist partinin gücü üye sayısıyla değil, kadrolarının yetkinliği ile ölçülür. Tekrara düşmek pahasına da olsa belirtmek gerekir ki; Leninci parti, işçi sınıfını ve bağlaşığı geniş emekçi yığınları politik programı etrafında birleştirir, onları devrim savaşımına kazanır ve savaşımlarını yönetir. Komünist parti, işçi sınıfı hareketi içerisinde beliren her türden sapmaya karşı ardıcıl savaşım yürütür.
Tarihsel deneyim açıkça göstermektedir ki işçi sınıfının tüm insanlığın kurtuluşu için yürüttüğü savaşım komünist parti olmaksızın utkuya ulaşamaz. Leninci parti öğretisi, uluslararası komünist ve işçi hareketinin uzun ve çetin savaşım tarihi içinde doğrulanmıştır. İşçi sınıfının ideolojik, politik ve örgütsel birliğini ifade eden komünist parti, yani Leninci parti, tüm insanlığın sömürüden, baskıdan, ezgiden ve eşitsizlikten kurtuluşunun biricik aracıdır.
A. ULAŞ DEVRİM