ORTA DOĞU’DA EMPERYALİST PLANLAR BOZULACAKTIR!
ABD emperyalizminin ‘demokrasi ve nükleer silahların imhası’ yalanı ile gerçekleştirdiği müdahale sonrasında bir türlü stabilizasyon kazanmayan Irak’ta, merkezi iktidarı elinde tutan Şii çoğunluğun ayrımcı politikalarına tepki duyan ve kaybettikleri iktidar imkânlarının özlemini duyan Sünni Arap azınlığın muhalefetini arkasına alan İslamcı IŞİD örgütünün Maliki yönetimine karşı başlattığı silahlı savaş, Irak ve Suriye arasındaki yapay sınırları ortadan kaldırarak tüm bölgeyi yeni bir ateş çemberinin sarmasına yol açtı.
Suriye’ye karşı başlatılan emperyalist komplo içerisinde doğan ve gelişen, ilk egemenlik alanlarını Suriye’de sağlayan İslamcı IŞİD örgütü, böylelikle Orta Doğu’nun en verimli petrol ve doğal gaz sahalarının yönetimini eline alarak büyük bir ekonomik gücün de sahibi hâline geldi.
ABD emperyalizminin Orta Doğu’daki en güvenilir bağlaşığı olan Suudi Arabistan ve Katar’ın her türlü desteğini arkasına alarak Suriye’deki BAAS yönetimini alaşağı etmek üzere görevlendirilen ve Türkiye-Suriye sınırı boyunca tüm Arap yerleşimlerinde işbirlikçi AKP iktidarının da lojistik desteğini alarak iktidar olan IŞİD, bugün bölgenin tüm halkları için baş tehlike olma durumuna gelmiştir.
Ortaya çıktığı günden bugüne, dünyanın her ülkesinden Sünni Selefi Cihatçı gruplardan oluşan toplama bir örgüt olarak nitelenen ve katı şeriat uygulamaları nedeniyle kısa sürede yığınlardan tecrit olacağı hesap edilerek aşırı uygulamalarına sessiz kalınan IŞİD, sanılanın ve beklenenin aksine, son derece akılcı bir politikayla öncelikle petrol ve doğal gaz sahalarının yönetimini ele almış, sonrasında Türkiye ile olan ticaretin kan damarları niteliği taşıyan sınır kapılarında iktidar olmuş, sonrasında ise Irak’taki Sünni tepkiyi arkasına alarak Irak Sünni bölgesinde iktidarı ele geçirip İslam Devleti kurduğunu ilan etmiş ve örgüt lideri Bağdadi’nin İslam dünyasının halifesi olarak devlet başkanlığına getirildiğini açıklamıştır.
80’li yıllarda Afgan Demokratik Cumhuriyeti’nde sosyalist yönelimli iktidara karşı başlatılan karşı devrimci savaşın vurucu gücü olarak ABD emperyalizmi eliyle silahlandırılarak kullanılan İslamcı çetelerin, ilerleyen süreçte El Kaide ve Taliban örneğinde olduğu gibi İslamcı gericiliğin terörist örgütlenmeleri hâline gelerek sözde ‘ABD kontrolünden çıkmasının’ yeni bir versiyonu da Suriye ve Irak’ta IŞİD özelinde yaşanmaktadır.
Bugün Suriye ve Irak’ta yaşananların görünen yüzü böyle tarif edilebilir. Ancak gelişmelerin görünmeyen yüzünde biriken sorular gerçeğin bize sunulandan daha başka yüzlerinin de olduğunu düşünmemize sebep olmaktadır. Milyarlarca dolar harcayarak gerçekleştirdiği Irak operasyonu ile kurduğu yeni düzenin İslamcı bir terörist örgüt tarafından yıkılması karşısında ABD emperyalizminin, sadece Bağdat büyükelçiliğinin korunmasını sağlamakla yetinmesi sorulardan biridir. Musul elçiliği IŞİD tarafından basılarak ve 50’ye yakın elçilik çalışanı esir alınarak rehine durumuna getirilen Türkiye’nin takındığı sessiz kabul tutumu ve cumhurbaşkanlığı seçim çalışmalarına başlayan otokrat Erdoğan’ın bu konu hiç olmamış gibi yapması sorulardan bir diğeridir.
Sünni bir şeriatçı örgüt olan IŞİD’in Sünni bölgelerde iktidarı almakla yetinmeyerek Rojava Bölgesi’nde Kobani Kantonu’na saldırması ve Suriye Kürt özerkliğini ortadan kaldırma hedefiyle davranması, zihnimizdeki soruların cevaplanmasına yardımcı olacaktır. Yine aynı süreçte Irak Kürdistan Bölge Yönetimi’nin Başkanı Mesut Barzani’nin Kerkük’ü işgal ederek bağımsızlık ilanının gündemde olduğunu açıklaması zihnimizin aydınlanmasında bir başka pencereyi açmaktadır. Tam da bu süreçte Türkiye’nin işbirlikçi AKP iktidarı eliyle, Merkezi Irak Hükümeti’nin muhalefetine rağmen ve uluslararası tahkime başvurarak ülkemizi çok yüksek miktarda para cezasına mahkûm ettirmesi kesin olan bir durumda bırakarak, Mersin’e akan Kürdistan petrolünü uluslararası piyasalarda satmaya başlaması, buna ilişkin ABD tepkisinin cılız bir sesle ve devamlılığı olmayan bir biçimde dile getirilmesi bizi daha da aydınlatacaktır. Gerçeği görmemize yardımcı olacak bir diğer olgu ise Kürdistan petrolünün üçüncü kişiler eliyle pazarlandığı yerin İsrail olduğunun açığa çıkması ve ülkemizin Enerji Bakanlığının bunu resmen yalanlamaması, sadece üçüncü kişilerin satışına karışamayacağını açıklamakla yetinmesidir. Tam da bu uğrakta İsrail, Kürdistan’ın bağımsızlığından yana olduğunu açıklamaktadır. Ve aynı İsrail satın aldığı Kürdistan petrolü ile havalandırdığı uçakları ve yürüttüğü tankları ile Filistin’in Gazze bölgesine insanlık dışı bir saldırı başlatmakta ve yeni bir vahşete imza atmaktadır.
O hâlde bölgede gerçekleşen her bir olayın birbiriyle bağlı olduğunu ve hepsinin ipinin de başta ABD olmak üzere emperyalistlerin elinde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bölgemiz İslamcı bir örgüt eliyle kan ve ateşe boğularak yeniden planlanmakta, yeni uydu devletler yaratılarak 1920’nin Sykes-Picot Anlaşması* yenilenerek yeni versiyonu uygulamaya koyulmaktadır. Bu yeni oluşumda Orta Doğu’nun fay hatlarını oluşturan mezhepsel bölünmüşlükler kullanılarak Suriye ve Irak’ın bölünmesi sağlanacak, ABD emperyalizminin stratejik ortağı Türkiye burjuvazisinin hegemonyasında Irak’ta da küçük bir Kürdistan yaratılarak enerji kaynakları güvenceye alınacak, emperyalist planlamanın hesaplarını bozan Rojava kantonal yönetimleri ortadan kaldırılarak Güney Kürdistan’da oluşan küçük devlete bağlanacaktır. Bugün göz yumulan ve sessiz bir biçimde önü açılan IŞİD belasının görünür işlevi bunların sağlanmasına uygun bir politik ortam sağlamaktır. Görüldüğü gibi emperyalizmin oyunu bitmemekte, kaybettiği düşünüldüğü bir anda dahi kazanmanın bir yolunu bulmakta, halkların kanı pahasına iktidarını devam ettirmenin olanağını yaratmaktadır. O nedenle olgunun görünen ya da bize gösterilen yüzünü değil gösterilmeyen yüzünü görmek ve buna göre tutum almak gerekmektedir.
Bu büyük planın gerçekleşmesi için Suudi Arabistan ve Katar, Müslümanlarca kutsal sayılan Kâbe’yi yıkacağını ilan etmesine rağmen IŞİD’e maddi destek olmayı sürdürmekte, otokrat Erdoğan kendi elçilik çalışanları rehin olmuşken IŞİD’e sınır hattını açık tutarak lojistik destek olmaya devam etmekte, büyük ağabey ABD emperyalizmi milyar dolarlar dökerek oluşturduğu yeni Irak’ın bir kere daha parçalanmasına göz yummaktadır. Orta Doğu’nun bir diğer hegemonu İran ise bölünen Irak’ın Maliki yönetiminde kalan Şii kesiminin hegemon gücü olmakla yetinmeyi kabul etmek zorunda kalmış ve tek amacının Maliki yönetiminde kalan Irak parçasını savunmak olması gerektiğini anlamış görünmektedir.
Bugün IŞİD aracılığıyla Orta Doğu’nun yeniden planlandığı coğrafya; Suriye ve Irak devletlerinin oluşturduğu, Arap BAAS Sosyalist Partisi’nin** iktidarda olduğu ve Arap uluslaşmasının egemen ideoloji olarak topluma kabul ettirildiği, sosyalist sistemin varlığı koşullarında Sovyetler Birliği ile dostluk ve karşılıklı dayanışma anlaşmalarının yapıldığı, komünist partilerinin legal çalışma hakkının olduğu ve kimi zaman iktidar ortağı olarak koalisyon yönetimlerinde yer aldığı, antiemperyalizmin, özellikle de ABD emperyalizmine karşı antiemperyalist bilincin toplumda hâkim olduğu bir coğrafyadır. Sosyalist sistemin çözüldüğü, Sovyetler Birliği’nin artık olmadığı günümüz koşullarında ABD işgali altında kalmış olmak da dâhil olmak üzere otuz yıldan fazla bir süredir topluma anlatılan liberal demokrasi yalanlarının antiemperyalist bilinci nasıl erittiği, ABD ve bölgesel hegemon işbirlikçileri eliyle nasıl bir bilinç bulanıklığına yol açılarak dejenere edildiği, IŞİD’in peşine takılan Iraklı Sünni yığınların hareketiyle ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde Suriye’de yaşananlar böylesi ülke yönetimlerinin sosyalist sistemin koruyucu kalkanı olmaksızın emperyalizm karşısında korunaksız kalarak emperyalist planlamaya kurban edilebileceklerinin yeni bir örneğini oluşturmaktadır. Filistin Bölgesel Yönetimi’nin geldiği nokta da bu sonuca bir başka örnektir.
Sosyalizmin sistem olarak var olmadığı koşullarda Orta Doğu da dâhil, dünyanın tüm coğrafyalarında emperyalist bağımlılık ilişkisi içindeki ülkelerde işçi sınıfı öncülüğünde sosyalizm hedefi olmayan antiemperyalizmin, laikliğin ve demokrasinin içinin her hâlükârda emperyalizm ve onun bölgesel ya da yerli işbirlikçileri eliyle doldurularak dejenere edileceğinin somut örneği bölgemizde yaşananlardır. Bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm savaşımı, bugün ülkemiz ve benzeri ülkeler için hiçbir dönemde olmadığı kadar bütünsel ve birbirinden ayrılmaz bir savaşım hedefi olma özelliği kazanmıştır.
Ülkemizin de dâhil olduğu, bölgemizde yaşanan etnik ve mezhepsel boğazlaşmaların sonlandırılması, emperyalizmin bölgemize ilişkin hesaplarının bozulması, IŞİD gibi emperyalizmin oyuncağı gerici örgütlerin yok edilmesi kapitalist emperyalist zincirin bölgemizdeki en zayıf halkasından kırılarak işçi sınıfı öncülüğünde kesintisiz olarak sosyalizme büyüyecek bir emekçi halk iktidarının kurulması ile olanaklıdır. Yaşanan gelişmeler bize bir kere daha üçüncü bir yolun olmazlığını göstermesi bakımından öğreticidir. Böylesi bir gelişme emperyalizm ve yerli gericilik tarafından burjuva demokratik yöntemlerle yönetilemeyen bölgemizde domino etkisi yapacak, bir bütün olarak bölgenin emperyalizmden ve işbirlikçilerinden kurtulmasının yolunu açabilecek özellikler taşımaktadır.
Komünistlere düşen, bu zorlu hedef doğrultusunda antiemperyalist savaşımı gericiliğin iç kaynağı tekelci kapitalizme de yönlendirerek antikapitalist savaşımla birleştirmektir. Bunun yanı sıra vakit geçirmeden partimizle tüm bölge komünist partileri arasında dayanışma ve görüş alışverişini artırmak, bunu bir bölgesel komünist partiler ve antiemperyalist, ulusal kurtuluşçu örgütler toplantısı ile taçlandırarak pratik programatik bir bölgesel hedef hâline getirmek olmalıdır.
- I. Dünya Savaşı sırasında, 29 Nisan 1916’da Kut’ül Amare Kuşatması sonrasında İngiliz kuvvetlerinin Osmanlı 6. Ordusu karşısında bozguna uğramasından 17 gün sonra 16 Mayıs 1916 tarihinde İngiltere ve Fransa arasında yapılan ve Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu topraklarının paylaşılmasını öngören gizli antlaşmadır.
** Baas, Arap dilinde yeniden diriliş anlamına gelmektedir. 1940 yılında Suriye’de kurulan bu hareketin ilk teorisyenleri Ekrem Havrani ile Mişel Eflak’tır (Eflak, Suriyeli bir Hristiyan ve bu ideolojinin efsanevi lideridir). Baas ideolojisi, amaç olarak Orta Doğu’da tek bir Arap devleti kurulmasını benimsemiştir. Partinin sloganı “Birlik, Özgürlük ve Sosyalizm” idi. Parti ideolojisi parti birliğine ve dış baskılara karşı durmaya dayanıyordu. Baas hareketi Suriye’de ortaya çıkmışsa da Irak’ta da taraftar bulmuştur. İlk kongresi 1947’de Şam’da yapılan Baas, kısa süre içinde Arap ülkelerinin büyük bölümünde ve öbür ülkelerdeki Arap toplulukları arasında örgütlendi.