Biz Kimiz?

BUGÜN ESİR, YARIN HER ŞEY!

Partimiz; 10 Eylül 1920’de Büyük Ekim Devrimi’nin esinlendiriciliğinde, memleketimizde süregelen ulusal kurtuluş savaşının ateşleri içerisinde ve Komintern ailesinin bir üyesi olarak kurulmuştur. Kuruluş kongresi, Sovyet Azerbaycan’ın Bakü şehrindeki Kızıl Ordu Kulübü’nde gerçekleştirilmiştir. Memleket içindeki ve dışındaki komünist grup ile örgütlerin birlik ve savaşım kararlılığının bir ifadesi olarak tarih sahnesine çıkmıştır.

İlk Katliam ve Yasaklamalar
Kongrede alınan karara bağlı olarak, memlekette süregiden ulusal kurtuluş savaşını toplumsal kurtuluş savaşına yükseltmek amacıyla Türkiye’ye dönen Mustafa Suphi önderliğindeki Merkez Komite üyeleri ve partili 15 yoldaşımız, Kemalist iktidarın canice planı doğrultusunda 28-29 Ocak 1921 tarihinde Karadeniz’de boğduruldular.

Burjuvazi katliamla yetinmeyerek, Ankara’da Salih Hacıoğlu yoldaş liderliğinde 7 Aralık 1920 tarihinde toplanan ve memleketimizin ilk yasal komünist partisi olan Türkiye Halk İştirakiyun Partisi’nin faaliyetlerini 2 Şubat 1921’de yasakladı ve yöneticilerini tutukladı. 29 Mart 1922 tarihinde tekrar faaliyete geçen partimiz; Çerkes Ethem ayaklanması ve Sovyetler Birliği ile olan ilişkiler bahane edilerek Ekim 1922’de yeniden kapatıldı.

Takrir-i Sükûn ve Viyana Konferansı
15 Şubat 1925 tarihinde Şefik Hüsnü yoldaşın önderliğinde İstanbul Akaretler’de toplanan ve Türkiye’deki farklı öbeklerin birlik kongresi niteliğindeki 3. Kongremizin üzerinden henüz bir ay geçmemişken, 4 Mart 1925’te Şeyh Sait Ayaklanması bahane edilerek TBMM’de kabul edilen Takrir-i Sükûn Yasası yürürlüğe girdi. Bu yasa sonrasında partimizin yayınları olan Aydınlık ve Orak Çekiç yasaklandı, parti yöneticilerimize davalar açıldı. Partimiz, bu saldırının açtığı yaraları sarabilmek amacıyla Şefik Hüsnü yoldaş liderliğinde Mayıs 1926’da Viyana’da bir konferans topladı.

Partimizin memleket toprağında kök salma, işçi ve emekçilerin savaşımına öncülük etme ve onları örgütleme çalışması, böylesi zorlu bir yoldan geçerek bugünlere ulaştı.

İhanet, Likidasyon ve Tevkifatlar
Memleketimizin en eski partisi olma onurunu taşıyan TKP, bu süreçte sadece burjuvazinin beyaz terörüne maruz kalmadı; aynı zamanda 1926 Viyana Konferansı sonrası yönetime gelen likidatörlerin ihanetine uğradı. Kemalist burjuvaziye eklemlenen Kadrocu likidatörler eliyle başlatılan bu ihanet süreci, ağır tevkifatlara (tutuklamalara) neden oldu. Burjuvazi, Vedat Nedim Tör’ün teslim ettiği parti arşivine dayanarak 1927 sonbaharında partimize karşı geniş çaplı bir tutuklama operasyonu yürüttü. Bu ihanet sonucunda 56 komünist tutuklanarak yargılandı.

Kuruluş yıllarından itibaren sürekli terör ve baskı altında var olma mücadelesi veren TKP; sistematik olarak gelen 1922, 1925, 1927, 1929 ve 1932 tevkifatlarıyla ciddi şekilde güç kaybetti. Ancak partimiz, işçi sınıfından aldığı güç ve uluslararası komünist hareketin dayanışması ile yaralarını sarmayı bildi.

Anti-Faşist Mücadele ve Enternasyonalizm
1936 yılında Komintern kararı ile başlatılan “desantralizasyon” süreci partimizi bir dağınıklığa uğratsa da, partimiz 1940’lı yıllarda bu dağınıklığı aşarak anti-faşist savaşımın ihtiyaçlarına cevap verme konusunda bir an bile duraksamadı. Faşist sürülerin saldırısı altındaki Sovyetler Birliği ile dayanışma içinde olarak anti-faşist savaşım bayrağını yükseltti ve enternasyonalizm ilkesine sadık kaldı.

Burjuvazinin sert terörüne ve tevkifatlarına karşı partimiz; yasal çıkış olanaklarını yadsımaksızın gizli çalışmayı esas alarak ve örgütlerini özellikle işçi sınıfı içerisinde güçlendirerek yanıt verdi.

1941 yılında faşist Alman sürüleri ve müttefikleri SSCB’ye saldırdı. Ülkede ise Saraçoğlu Hükümeti, Alman yanlısı bir politika izliyordu. Hitlerci askeri ve sivil heyetler Doğu Cephesi’ne davet ediliyor, cepheler gezdiriliyor ve basın aracılığıyla faşist propaganda yaygınlaştırılıyordu. Turancı-Türkçü faşist çevreler bu dönemde açık faaliyet yürütür duruma gelmişti.

SSCB ile dayanışmayı güçlendirmeyi ve ülkede yükselen faşist faaliyetleri engellemeyi hedefleyen TKP, “1942 Anti-Faşist Demokratik Cephe” kararını aldı ve bu doğrultuda **“İleri Demokratlar Cephesi”**ni örgütlemeye çalıştı. Bu çabalar, aynı zamanda TKP’nin “separat” (ayrışmış/dağınık) durumundan çıkış girişimleri olarak da nitelendirilebilir.

Savaş Sonrası Dünya ve Sosyalist Blok
Paylaşım Savaşı sonrası dünya; sosyalist ülkeler topluluğunun oluşmasına, termo-nükleer bir savaşın yaratabileceği yıkım tehdidine, yoğun bir yeniden inşa faaliyetine, “Soğuk Savaş” olgusuna ve ABD’nin dünya gericiliğinin ana gücü olarak politika sahnesine çıkışına tanık oldu. Kıta Çin’i ve Kore’de gerçekleştirilen devrimler, sosyalist topluluğu daha da güçlendirdi. Anti-faşist direnişin zaferini ve politik kazanımlarını derleyen Avrupa komünist partileri, ülkelerinde vazgeçilmez birer siyasi güç olarak yer aldılar. Savaşa 4 milyon komünistle girilirken, bu süreçten 20 milyondan fazla üyeye sahip komünist partiler olarak çıkıldı.

Türkiye Komünist Hareketi ve Zorlu Koşullar
Komünist hareketin uluslararası örgütsel organizasyonunun (Komintern) ortadan kalkmasıyla birlikte, tüm komünist partiler için kendilerini yeni bir teorik ve pratik zeminde ifade etme görevi öne çıktı. Bir yandan “separat örgütlenmesi”nin getirdiği yarı-likidasyondan çıkma ve süregelen tevkifatlara karşı var olma mücadelesi; diğer yandan anti-faşist organizasyonlar kurma çabaları, ülkemiz komünistleri bakımından bu dönemin oldukça sancılı geçmesine neden oldu.

Komünist hareket; 1930’lu ve 1940’lı yıllarda “tek şef – milli şef” düşüncesiyle yetiştirilmiş, dönemin Alman hayranlığını taşıyan milliyetçi-otoriter bir gençlik; dağınık ve cılız bir işçi sınıfı; baskı ve terörle sindirilmiş bir aydın kuşağı ve kuruluştan bu yana neredeyse hiç bağ kurulamayan bir köylülükle çevriliydi.

Legal Siyaset Denemeleri ve Ayrışmalar
Bu nesnel koşullar altında komünistler, gözlerini anti-faşist savaşta gerçekleştirilen büyük koalisyonun bir sonucu olarak ülkede gelişebilecek genel demokratikleşme ihtimaline çevirdi. Sınıf esasına dayanan örgütlenmeye izin veren yasa değişikliğini fırsat bilerek ülke çapında sendikalar oluşturmaya başladılar ve legal yayın alanında atağa kalktılar. Bu atağa paralel olarak legal siyasi örgütlenme denemelerine giriştiler.

Bu süreçte TSEKP (Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi) ve TSP (Türkiye Sosyalist Partisi) adıyla iki sosyalist parti kuruldu. TSEKP’nin başında Seksiyon geleneğini temsilen Şefik Hüsnü, TSP’nin başında ise Esat Adil Müstecaplı vardı. Ne var ki TSP örgütlenmesinin arka planında; Mustafa Börklüce, Hüsamettin Özüdoğru ve Kerim Soyka gibi kökleri 1920’lere dayanan ayrılıkların tarafları olan eski TKP’liler bulunuyordu.

1946 Tevkifatı, 1951 Süreci ve 1973 Atılımı
Her iki parti de (TSEKP ve TSP) sendikal alana yoğunlaştı. Yerleşik eski yapılara dayanan TSEKP, bu konuda çok başarılı oldu ve yüzlerle ifade edilen sendika birlikleri oluşturdu. Yalnızca İstanbul’da on bin işçi sendikalara üye oldu. Burjuvaziyi ürküten bu gelişme, vakit kaybedilmeden getirilen yasaklarla durduruldu; sendikalar yasaklandı ve kapatıldı. Ardından 1946 yılında gelen tevkifatla her iki parti de kapatılarak yöneticileri “komünizm” suçlamasıyla tutuklandı.

ABD işbirlikçisi Menderes-Bayar iktidarı, demokrasi vaadi ile oturdukları koltukta anti-komünizmi körükleyerek; kitlelerin milliyetçi ve şoven duygularını sömürerek komünistlere, ilerici ve yurtseverlere karşı büyük bir saldırı başlattı. Partimizin o güne kadar karşı karşıya kaldığı en büyük saldırı olan ve literatüre “51 Tevkifatı” olarak geçen tutuklamalar sonrasında, partimizin ana örgüt yapısı parçalandı. Cezaevinde başlayan, memlekette ve yurt dışında süren tartışmalar partinin örgütlü yaşamını felç ederek hareketi atalete sürükledi.

Sürgün Yılları ve Yeniden Örgütlenme
Uzun cezaevi ve sürgün yılları boyunca partimiz, yurt dışına çıkan politik göçmenleri örgütledi ve “radyo grupları” biçiminde bir örgütlülük yarattı. Sosyalist ülke radyolarındaki Türkçe yayınlar servisinde çalışan partililer aracılığıyla, partinin görüşleri memlekete ulaştırıldı.

Partimiz, 1960 askeri müdahalesi sonrasında oluşan sınırlı demokratik olanaktan yararlanan bir grup sendikacının kurduğu TİP’i (Türkiye İşçi Partisi) destekledi. Memlekette kalan ve tevkifata uğramamış üyelerini bu partide çalışmaya teşvik etti. Diğer yandan, bağımsız örgütlenmesini yeniden ayağa kaldırmanın planlarını yaparak uygulamaya koydu.

1962 Plenumu ve Bayrak Değişimi
1962 yılında toplanan Plenum’un aldığı karara bağlı olarak partinin yeniden örgütlenme çalışması başlatıldı. Memlekette yeni kuşak komünistlerin partiye kazanılmasına dönük propagandif çalışmanın ilk nüveleri atıldı ve merkezi bir yayının hazırlıklarına başlandı.

Tam bu uğrakta parti yaşamı açısından kritik bir gelişme yaşandı: Uzun yıllardır genel sekreterlik görevini sürdüren Yakup Demir (Zeki Baştımar) yoldaşımız, kanser nedeniyle çalışamaz hale geldi. Görevini; Politbüro üyesi olan ve uzun tevkifat yılları boyunca partinin Komintern temsilciliğini yapmış olan İ. Bilen yoldaşa devretti. Yakup Demir yoldaş, bu devirden kısa bir süre sonra yaşamını yitirdi ve Alman Demokratik Cumhuriyeti topraklarında sonsuzluğa uğurlandı.

1973 Atılımı ve İ. Bilen Dönemi
İ. Bilen yoldaşın genel sekreterliği dönemi, partimizin en görkemli dönemi oldu. Kurucu genel başkanımız Mustafa Suphi’nin amaçladığı; işçi sınıfının öncüsü ve örgütçüsü olan, memleketin her köşesinde savaşım yürütebilen o güçlü parti yapısı, Bilen yoldaşın liderliğindeki “73 Atılımı” ile hayata geçirildi.

1973 Atılımı, parti tarihimizin en önemli örgütsel ve politik gelişmesidir ve İ. Bilen yoldaşın adıyla kopmaz bir bağla bağlıdır. Bu dönemde:

Partimize binlerce yeni üye kazandırıldı.

Eski kuşak emektar yoldaşlarla parti yeniden buluşturuldu.

Genç yoldaşların, emektarlarla omuz omuza saf tuttuğu savaşkan örgütler yaratıldı.

Partimiz; işçi sınıfı mücadelesinin belirleyicisi, ülke politikasında sözü dikkate alınan ve değerlendirilmek zorunda kalınan etkileyici bir güç haline geldi.

12 Eylül’e Giden Süreç ve Partimizdeki Kırılmalar
Memlekette gelişen işçi sınıfı savaşımını terör ve baskı rejimi ile durdurmayı planlayan burjuvazi, 1970’li yılların ikinci yarısı itibariyle resmi ve sivil faşist güçleri devrimci, sosyalist ve komünist güçlere karşı harekete geçirdi. Bu sürece, devrimci demokrat hareketlerin işçi sınıfından kopuk ve provokasyona açık tepkileri de eklendi. Partimiz, yığınsal çıkışlarla terörün önüne geçmek ve faşist saldırıyı geriletmek için büyük çaba sarf etti. Bu doğrultuda; ilerici, yurtsever, demokrat, devrimci, sosyalist ve komünist örgütleri kapsayacak bir “Ulusal Demokratik Cephe” hedefini önüne koydu.

Ancak bir yandan sağ sosyal demokrasinin korkaklığı ve legal sosyalist partilerin rekabetçi tutumları, diğer yandan devrimci demokrat hareketlerin partimizi hedef alan saldırgan siyaset anlayışları; ortak eylem ve cephe birliğinin önünü kesti. Sonuç olarak yükselen faşizm önlenemedi ve 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesiyle militarist klik yönetime el koyarak askeri faşist diktatörlük dönemini başlattı.

1975 Sonrası Solun Durumu ve Tıkanma
1975 sonrasının politik değerlendirmesini yapmak, partimizin ve Türkiye sol hareketinin 12 Eylül’e giden süreçteki durumunu anlamak açısından yararlıdır. 12 Mart Cuntası, estirdiği devlet terörüne rağmen devrimci hareketi geriletmeyi başaramamıştı. 1975’ten itibaren tüm devrimci, sosyalist ve komünist hareketler hızla kitleselleşti. Ancak tüm ülkede yükselen bu sol dalga; legal, illegal veya silahlı her türlü radikal yöntemi hayata geçirmesine rağmen, ufkunu “muhalefet hareketi” olma sınırı ile kısıtlı tuttu. 1978 yılına gelindiğinde, iktidar hedefi net olmayan ve sadece muhalefetle sınırlı kalan solun kadrolarında ve yığınlarda yorgunluk emareleri baş gösterdi.

Özellikle bu tıkanmaya bağlı olarak, tüm sol örgütlenmeler içerisinde muhalif sesler yükselmeye başladı. Partimizin de dahil olduğu yapılar, bu tıkanmanın yarattığı iç muhalefete karşı ideolojik mücadele yürütmek yerine, “örgütsel tasfiyeyi” bir çözüm yolu olarak gördü.

İşçinin Sesi Ayrışması ve Bir “Özeleştiri”
Burada bir parantez açarak önemli bir açıklamayı zorunlu görmekteyiz. 70’li yılların sonunda partimizde “İşçinin Sesi” adıyla ideolojik bir ayrışma yaşandı. 73 Atılımı’nın ilk üyelerinden, İngiltere İl Komitesi Sekreteri ve Merkez Komite üyemiz R. Yörükoğlu ile dönemin parti yönetimi arasında ortaya çıkan politik farklılıkları; yönetim, ideolojik zeminde çözmek yerine dönemin ruhuna uygun olarak tasfiye yoluna gitti. Bu, partimiz tarihindeki en büyük ayrışma ve kırılma olarak kayıtlara geçti.

TKP – Savaş Yolu, 10 Eylül 2017 tarihinde yayınladığı TKP’lilerin Sesi dergisinin 32. sayısında bu konuda şu tarihi değerlendirmeyi yapmıştır:

“…97. yaşımızı kutladığımız bugünde bir ilki gerçekleştirmek ve tarihimizdeki acı bir parantezi kapatmak gerekiyor. Partimizde 70’li yıllarda yaşanan ideolojik bir ayrılığı yoldaşça çözümlemeyi beceremeyerek, ‘yoldaşın yoldaşa düşman olmasına’ yol açan dönemin yöneticilerinin yetersizliği; maalesef yoldaşlarımızın eliyle yoldaşlarımızın katledilmesine neden olmuştur. Bu düşmanlık sonucunda aramızdan ayrılan Halil Babadağı ve İnanç Seçiç yoldaşların tertemiz anıları önünde saygıyla eğiliyoruz. İnanıyoruz ki onlar da bugün partilerinin 97. yaşını bizlerle beraber kutluyorlar. Bir daha partimizin saflarında böylesi bir akıl tutulmasına yer vermeyeceğimizin kararlılığıyla, her iki şehidimizin de ölümsüz anılarına şan olsun!”

Bu ilkeler doğrultusunda, geçmişin hatalarından ders çıkararak ve devrimci mirasımıza sahip çıkarak yürüyüşümüze devam ediyoruz.

12 Eylül Sonrası Dönem ve TBKP Süreci
Asla tasvip etmeyeceğimiz bu süreçleri bizzat yaşamış, bugün ise çok farklı bayraklar altında, farklı siyasal tutumlar ve yaşamlar süren eski yol arkadaşlarımız; bu ayrılığı hâlâ gündeme taşımayı bir “marifet” saymaktadırlar. Bu yaranın hâlâ kaşınmasını doğru bir yaklaşım olarak görmüyoruz.

12 Eylül askeri faşist darbesini, partimizin o dönemki merkezi yönetimi yanlış değerlendirerek “askersel diktatörlük” tanımlaması yaptı. Bu tanımlama, hem diğer sol güçler ile partimizin arasını açtı hem de parti üyeleri arasında ideolojik bir kafa karışıklığı yarattı. Bu durum, üyelerin Merkez Komite’ye olan güvenini sarsarken; partimizin diğer sol güçlerle anti-faşist bir savaşım birliği kurmasını zorlaştırdı ve faşist cuntaya karşı direnişi zayıflattı.

Faşist cuntanın partimizi ve diğer sol güçleri hedef alan saldırılarına karşı partimiz tüm gücüyle direndi. Ancak daha önceki dönemlerde yapılan örgütsel hataların bedeli bu dönemde ödendi; kimi yerel örgütler cunta karşısında tutunamayarak büyük tutuklamalara maruz kaldı.

5. Kongre ve Haydar Kutlu Dönemi
Tutuklamalar, direnişler ve cezaevi süreçleri ile yaraların sarılmaya çalışıldığı bir ortamda partimiz, Nisan 1983’te 5. Kongresi’ni gerçekleştirdi. Bu kongrede yönetim değişikliğine gidildi; o güne kadar Genel Sekreter Yardımcılığı görevini yürüten Haydar Kutlu (Nabi Yağcı) Genel Sekreterliğe getirildi. Bu görev değişikliğinden kısa bir süre sonra İ. Bilen yoldaş, Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde (DDR) yaşama gözlerini yumdu ve Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nde toprağa verildi. Haydar Kutlu’nun liderliği ile partimizde yeni bir dönem açılmış oldu.

“Yeni Düşünce” ve Likidasyonun Eşiği
Haydar Kutlu’nun genel sekreterliği; sosyalist sistemdeki tıkanıklığın açığa çıktığı, emperyalist burjuvazinin neo-konservatif saldırılarının “uzay savaşları” düzeyine ulaştığı bir sürece denk geldi. Başta Sovyetler Birliği olmak üzere, bunalımla boğuşan sosyalist ülkeler; çıkış yolunu emperyalizme karşı direnmekte değil, emperyalizmle uzlaşmayı amaçlayan ve “Yeni Düşünce” (Glastnost ve Perestroyka) olarak adlandırılan ideolojik yaklaşımda buldular.

Partimizin yeni yönetimi de bu akımı bütünüyle benimsedi. SBKP Birinci Sekreteri Mihail Gorbaçov’un sözcülüğünü yaptığı bu akım, tüm komünist ve işçi partilerini etkisi altına aldı. Uzlaşmacılık; komünist, sosyalist ve sosyal demokrat tüm sol akımlara egemen oldu.

TBKP ve Birlik Süreci
Partimiz, bu uzlaşmacı ideolojinin etkisi altında; legal sosyalist partiler olan TİP ve TSİP ile birlik çalışmalarını başlattı. TSİP’in süreçten çekilmesinin ardından TİP ile sürdürülen görüşmeler belirli bir noktaya getirildi. Her iki partinin yurt dışında gerçekleştirdikleri kongrelerin ardından birlik ilan edildi ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) kuruldu.

TBKP; programı ve çalışma tarzı ile “Yeni Düşünce” akımının ülkemizdeki temsilcisi oldu. Birleşerek kitlesel ve yasal bir komünist partisi yaratmayı hedefleyen TBKP; hem birlik sürecinin mekanik ilerlemesinden kaynaklanan problemler hem de uzlaşmacı ideolojinin parti kadroları tarafından kabul görmemesi nedeniyle adeta “ölü doğmuş” bir proje olarak tarihteki yerini aldı.

Likidasyon Süreci, TBKP ve Solun İdeolojik Dağınıklığı
Yurt dışında kuruluşu gerçekleştirilen partinin iki yöneticisi, Nihat Sargın ve Haydar Kutlu’nun yurda gelerek yasal kuruculuk işlemlerini başlatma çabalarına burjuvazi tevkifatla yanıt verdi; her iki yönetici de tutuklanarak cezaevine konuldu. Bu süreçte yurt içindeki partililerin yürüttüğü yasal kuruculuk çalışmaları ise, maalesef iki yöneticinin serbest bırakılmasına yönelik bir faaliyet olmaktan öteye gidemedi.

Yasal olarak kurulan TBKP, yöneticilerinin tahliyesi sonrası Anayasa Mahkemesi’nin kapatma kararı vermesi üzerine, tüm üyelerini yeni kurulan SBP’ye (Sosyalist Birlik Partisi) katılmaya çağırdı. Kapatma kararının tebliğini bekleyen bir grup yönetici ise konuyu Brüksel’e, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıdı. Mahkeme, parti kapatmanın demokrasiye aykırı olduğuna hükmetmesine rağmen, kararın uygulanması için bir direnç gösterilmedi. Aksine, “dostane çözüm” yolu aranarak tazminat üzerinden pazarlıklar yapıldı. Böylece uzlaşmacı ideolojinin gereği bir kez daha yerine getirilmiş oldu.

İç Muhalefet: Komünist Birlik ve 10 Eylül Dergisi
Ancak bu anlatılanlar yaşanan sürecin yalnızca bir yönüdür. Tüm bu süreç boyunca, her aşamada yaşanan uzlaşmacılığa karşı parti içerisinden güçlü itirazlar yükseldi. Özellikle 5. Kongre’de alınan anti-faşist direniş kararını hemen sonrasında geçersiz kılan uzlaşmacı **“Barış ve Demokrasi Programı”**na karşı çıkışla başlayan, birlik sürecinin işleyişine yönelik eleştirilerle süren ve TBKP program taslağının yayınlanmasıyla parti içinde meşruiyet kazanan muhalefet oldukça önemlidir.

İllegal olarak yayınlanan Komünist Birlik ile başlayan ve sonrasında 10 Eylül Dergisi ile sürdürülen bu çabalar; partimiz içindeki ana devrimci damarın bir kesiminin, tüm dünyada ve ülkemizde komünist hareketin sağcılaşmasına karşı yükselttiği sesin temsilcisi olmuştur.

“Tarihin Konusu” İlan Edilen Bir Miras
Başta SSCB olmak üzere tüm sosyalist sistem ülkelerinde yönetimin kapitalizm yanlılarınca ele geçirildiği bir dönemde, partimizin varlığına son verildiği ilan edildi. Bununla da yetinilmedi; partimizin artık “tarihin konusu” olduğu iddia edilerek, her türlü arşiv ve belgesi TÜSTAV (Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı) adıyla kurulan bir vakfa devredildi. Partimizin varlığına son verme girişimi, memleketimizdeki sosyalist ve devrimci hareketin ideolojik olarak dağıldığı ve yığınlardan yalıtıldığı bir döneme denk geldi.

Çözülüşün Nedenleri ve 12 Eylül Eleştirisi
Bugün varlığımızı doğrudan etkileyen ideolojik dağınıklığı ve yığınlardan kopukluğu anlayabilmek için sorunun ana kaynağına bakmak gerektiğine inanıyoruz. Bu durumu üç ana nedene bağlıyoruz:

12 Eylül Askeri Faşizmi karşısında direnmeden yenilmiş olmak.

Reel sosyalizmin dünya ölçeğinde çözülüşü.

12 Eylül sonrasında uygulamaya konan yeni üretim-birikim modelini ve sonuçlarını kavrayamamak; buna uygun yeni politikalar geliştirememek.

12 Eylül darbesi, tüm sol örgütlerin ve partimizin gelişimini gördüğü, önlem almayı görev bildiği bir süreçte gerçekleşti. Ancak o dönemde tüm sol, adeta basireti bağlanmışçasına kendi propagandasıyla avundu. 70’li yılların yığınsal kabarışı içinde büyümüş; örgütsel rekabetin her şeyin önüne geçmesi sebebiyle normların aşındığı, legalite ve illegalite kavramlarının birbirine karıştığı bir uğrakta darbe gerçekleşti. Savaş örgütü adı altında kurulan yapılar, aslında legal düzen örgütlerine dönüşmüştü.

Askeri darbeye kadar sunulan binbir çeşit “cephe” önerisinden hiçbiri hayata geçmedi; darbe sonrası yapılan çağrılar da başarısız oldu. Uluslararası komünist hareketteki ayrışmanın ülkemizdeki tarafları olan yapılar, faşizmle mücadele etmek yerine birbirleriyle mücadele etmeyi tercih ederek ölümcül yanlışlara düştüler. Böylesi bir aymazlık ve yetersizlik ortamında, örgütlerimiz askeri faşizmin darbelerine direnemedi ve sonuç çaresizce cuntanın cezaevlerinde toplanmak oldu.

Yenilgi, Demoralizasyon ve Sosyalist Sistemin Çözülüşü
Tüm bu anlatılanlar; kuşkusuz her örgütün içerisinde faşizme teslim olmayarak canı pahasına örgütünü, yoldaşlarını ve davasını koruyan, bugün de anıları önünde saygıyla eğildiğimiz kahraman yoldaşlarımız olmadığı anlamına gelmemektedir. Ancak bu onurlu direnişler, sosyalist ve komünist hareketimizin cunta karşısında yığınsal bir direniş göstermeden yenilmiş olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

Sonraki süreç; ülkemiz sosyalist hareketinin sadece bir kuşağını değil, takip eden kuşak militanlarını da büyük bir ideolojik-psikolojik yıkım ve demoralizasyon içerisinde bıraktı. Bu süreçte, yenilginin nedenlerini arayan kadrolar ağır bir bunalıma sürüklendi. Böylesi bir dönemde, tüm dünyada esen anti-komünist liberal saldırının taşıyıcıları ne yazık ki dünün “devrimci”, “demokrat” ve “komünist” örgütlerinin yönetici kadroları oldu. Dünün yöneticileri tarafından ülke topraklarına taşınan liberalizm, devrimci harekette halihazırda var olan demoralizasyonu daha da derinleştirdi. Bu durum; yeni ayrılıkları, bölünmeleri, örgütlerden yığınsal kopuşları ve en önemlisi ideolojik savrulmaları beraberinde getirdi. Yaşanan bu süreçlerin, tek tek örgütler bazında veya topyekûn sosyalist hareket düzeyinde bütünsel bir ortak değerlendirmesinin yapılamaması, bugünkü dağınıklığın temel sebeplerinden birini oluşturmaktadır.

Sosyalist Sistemin Çözülüşü ve Entegrasyon
Süreci daha kalıcı ve yıkıcı hale getiren bir diğer gelişme ise; Gorbaçovcu sağcılığın egemen olmasıyla savrulan SBKP ve emperyalizm karşısında boyun eğen sosyalist ülkeler topluluğunun çözülerek kapitalist sisteme entegre olmasıydı. Başta Sovyetler Birliği olmak üzere yaşanan bu çözülme, sosyalist hareketteki kan kaybını zirveye taşıdı.

Çözülme sürecine sadece Sovyetler Birliği ve müttefikleri değil, onlara şiddetle karşı çıkan Arnavutluk Halk Cumhuriyeti de katıldı. Benzer şekilde, Sovyetler Birliği karşıtı bir çizgi izleyen Çin Halk Cumhuriyeti yönetimi de kuruculuk sürecini durdurarak; kapitalist kategorilerin egemen olduğu yeni bir ekonomik modele geçti ve kapitalist-emperyalist dünyaya entegre olmanın yolunu tuttu.

Yıkımın Boyutu: “Sovyetçi” Çizgi ve Ötesi
Sosyalizm propagandasını Sovyetler Birliği ve sosyalist sistem üzerinden yürüten, içinde partimizin de bulunduğu ve kısaca “Sovyetçi” diye adlandırılan hareketler bu süreçten ilk elden etkilendi. Ancak yıkım bununla sınırlı kalmadı; Sovyetçi çizginin dışında mücadele veren Devrimci Yol gibi devrimci-demokrat yapılar ile kendilerini Maocu veya Troçkist olarak tanımlayan parti ve hareketler de bu büyük dalganın altında kaldı.

Kendisini bu sistemin yanında ya da karşısında konumlandırarak tanımlayan tüm yapılar için sosyalist gerçekliğin ortadan kalkması büyük bir boşluk yarattı. Bu durum sadece örgütleri ve militanları değil, uğruna savaştığı düzenin bir yerlerde gerçeklik olarak var olduğunu bilen işçi yığınlarını da derinden sarstı. Sosyalist sistemin çözülüşü, kitleler nezdinde örgütlerden daha büyük bir moral çöküntüsüne yol açtı. “İşçi devleti” ve “işçi düzeni” olarak anlatılan sosyalizmin kapitalizm karşısındaki bu yenilgisi; işçi sınıfı içerisinde her türlü burjuva düşüncesinin, milliyetçi, şoven, gerici ve dinci akımların yer bulmasına zemin hazırladı.

Özeleştiri Yetersizliği ve “Bizantizm”
Sosyalist ve devrimci hareketimiz; cunta karşısındaki dirençsizliğin yarattığı moral bozukluğunu nasıl soğukkanlı bir özeleştiriyle atlatamadıysa, sosyalizmin çözülüşünü de güncel savaşım programına bağlı kalarak değerlendirmekte yetersiz kaldı. Bu dönemde gerçekleştirilen ideolojik tartışmalar, adeta birer “Bizantizm” (sonu gelmez, sonuçsuz ve kısır tartışmalar) örneği sergileyerek dağınıklığın büyüyerek devam etmesinden başka bir sonuç üretmedi.

24 Ocak Kararları, Neoliberalizm ve İşçi Sınıfının Dönüşümü
24 Ocak 1980 tarihinde Milliyetçi Cephe Hükümeti tarafından uygulamaya konan ve “24 Ocak Kararları” olarak bilinen ekonomik program, 12 Eylül cuntası tarafından da aynen sürdürüldü. Bu kararların parlamenter bir düzende ve toplumsal muhalefetin ayakta olduğu bir dönemde uygulanmasının olanaksızlığı, 12 Eylül darbesini tetikledi; böylece emperyalizmin ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin eli son derece rahatlatıldı. Kararların özü; Türkiye ekonomisinin emperyalizmle arasındaki sınırların kaldırılarak “neoliberalizm” dediğimiz yeni birikim modeline entegre edilmesini kapsıyordu.

Sanayideki Çöküş ve Teknolojik Yenilenme
Neoliberal ekonomik model öncesinde “ithal ikamesi” dediğimiz koruma duvarlarıyla varlığını sürdüren sanayi yapısı hızla çöktü. Uluslararası rekabete dayanamayan ve dönemin şartlarına göre “büyük sanayici” sayılan birçok aktör sektörden çekildi. Ayakta kalabilen tekelciler ise rekabetin gerektirdiği ileri teknolojiyi ucuz iş gücüyle birleştirdikleri oranda yaşayabileceklerini fark ederek kabuk değiştirdiler. Böylelikle Türkiye’deki işletmeler, uluslararası üretim zincirinin bir halkası olarak ölçek küçülttü ve teknolojik yenilenmeye gitti. Bu teknolojiyi kullanabilecek yeni bir işçi kuşağını istihdam ederek iş gücü yapısını da yeniledi.

Eğitim Sistemi ve Toplumsal Muhalefetin Baskılanması
Ekonomi ve sanayideki bu değişime paralel olarak eğitim sisteminde de köklü bir değişim yaşandı. “Vakıf” adı altında eğitim kurumları tekellerin yeni yatırım alanı olarak piyasaya açıldı. Bunun yanı sıra, her ilde üniversite ve her ilçede yüksekokul açma politikasıyla milyonlarca genç iş gücü, yirmili yaşlarının ortalarına kadar eğitim ve askerlik süreciyle oyalandı. Bu yolla gençlerin kamudan beklentileri baskılandı ve gelecek hayaliyle meşgul edilerek toplumsal muhalefetin dışına itilmeleri hedeflendi.

Yeni İşçi Sınıfı Profili ve Bireycilik
Bu gelişmelerin sonucu olarak işçi sınıfının bugünkü bileşimi oluştu:

Teknolojik İstihdam: Modern teknoloji kullanımı ve hizmet sektörünün genişlemesiyle; yüksek eğitimli, teknik ve bilişim eğitimi almış iş gücü yaygınlaştı.

Mühendislerin İşçileşmesi: Eskiden ayrıcalıklı bir orta katman mesleği olan mühendislik, üretim sürecinin herhangi bir noktasında yer alan “ücretli çalışan” haline gelerek işçileşti.

Üretim Biçiminin Değişimi: Binlerce işçinin çalıştığı eski “Fordist” kitlesel üretim tesisleri yerini, uluslararası zincirin halkası olan daha küçük ölçekli fabrikalara bıraktı.

İdeolojik Yöntemler: İşletmelerde uygulanan “kalite çemberleri”, “takım çalışması” ve “AR-GE” gibi yöntemlerle bireysel başarı odaklı ödül sistemleri öne çıkarıldı. Bu yöntemler, işçiler arasındaki kolektif bilinç ve dayanışma duygusunu zayıflatırken bireyci eğilimleri körükledi.

Sonuç olarak; aynı gecekondu mahallesinde oturan, benzer kültürel düzeye sahip ve ortak bir gelecek projeksiyonu yapabilen eski işçi sınıfı tipolojisi yerini; kendi içinde çok katmanlı, heterojen ve parçalı bir yapıya bıraktı. Hizmet sektöründe istihdam edilen veya mesleğini yapamayan üniversite mezunu işsizler de eklenince bugünün işçi sınıfı profili tamamlanmış oldu.

Sosyalist Hareketin Yetersizliği ve Zincirin Kırılması
Sosyalist hareket; 12 Eylül yenilgisi, sosyalizmin çözülüşü ve işçi sınıfındaki bu radikal dönüşümü doğru analiz edemedi. Değişim gözlerinin önünde gerçekleşirken; programatik metinleri yenileme, yeni örgütlenme modelleri ve mücadele taktikleri üretme konusunda hem sendikal hem de siyasal düzeyde sınıfta kaldı.

1990’lı yıllarda sürekli bir “birlik” arayışına giren sosyalist hareket, her girişimde mevcut kadrolarını örgütlü yapının dışına iterek yol almaya çalıştı. Bu durum, devrimci ve komünist kuşaklar arasındaki siyasal deneyim aktarım zincirinin kırılmasına neden oldu. Sayılan tüm bu nedenler, günümüz sol ve komünist hareketini doğrudan etkilemeye devam etmektedir.

Dünya komünist hareketinde yaşanan likidasyon ile eş zamanlı olarak, partimizin likidasyonu da başta genel sekreter olmak üzere bir kısım Politbüro ve Merkez Komitesi üyesi tarafından planlanarak uygulamaya kondu. 1983 yılında gerçekleştirilen 5. Kongre’nin hemen sonrasında başlanan likidasyon planlaması; ideolojik hazırlık, örgütlerin tasfiyesi, parti üyeleri ve sempatizanlarının demoralizasyon süreçlerinin sağlanması biçiminde gerçekleştirildi.

Partimiz ve sempatizanları, parti yaşamındaki olumsuzluklara ilave olarak dünya komünist hareketinin likidasyonunun ağırlığını da omuzlarında hissetti. Bunlara ek olarak liberalizmin dünya ölçeğinde başlattığı, “sol sosa” bulanmış anti-komünist ideolojik saldırıyı örgütsüz karşılamak zorunda kaldı. Tüm bu olumsuzlukların üstüne bir başka saldırıyı daha göğüslemek durumunda kaldık: SİP(Sosyalist İktidar Partisi), devletten aldığı icazet ile partimizin ismini gasp etme girişiminde bulundu. Buna karşı çıkan parti üyelerimize yönelik, SİP yöneticilerinin planladığı şiddet uygulamaya kondu. Yıllarca burjuvaziye karşı savaşım yürütmüş 70 yaşındaki emektar parti üyelerimiz, SİP yöneticilerinin yönlendirmesiyle 20’li yaşlardaki SİP’li gruplar tarafından fiziksel şiddete uğradı. Partimizin devamcısı olma iddiasındaki dergi ve parti binaları yine bu grupların yönlendirmesiyle tahrip edildi.

Likidasyona Karşı Direniş ve Örgütlenme
Partimizin likidasyonuna karşı başta işçi kökenli yoldaşlar olmak üzere emektar üyelerimiz karşı çıktı; dünyada esen liberal, şoven ve kimlikçi ideolojik sapmalara karşı Marksizm-Leninizm’i savunmaktan bir an olsun geri durmadılar. Partimizin örgütlerini ayağa kaldırmak için yatayda bir araya gelen emektar yoldaşlar, genç kuşak komünistlere ulaşma çabasını sarf ettiler.

TKP – Savaş Yolu; tarihimizin en uzun likidasyonunu yaşadığımız dönemin özel durumundan kaynaklı olarak, bu süreçten çıkış aşamasında, aynı kökten geldiğimize inandığımız ve paralel aktığımızı düşündüğümüz çevrelerle aramızdaki ideolojik-politik farkları dönemin doğal bir sonucu kabul etti. Dayanışma ve birlikte iş yapma pratiği üzerinden politik bir birlik sağlanabileceğini düşündük ve buna göre adımlar attık. Bu tespite bağlı olarak, söz konusu çevrelerle düşman önünde tartışmaya girmekten kaçınırken; yoldaşlar arasında saygı, güven ve dayanışmayı engelleyen her türlü beyanı engellemeyi görev bildik.

Ancak gelinen noktada; ayrı geçen uzun zaman içerisinde kazanılan farklı ideolojik ve politik tutumlar, geçmişteki ortak reflekslerimizin erimesine yol açmıştır. Ülkedeki ve dünyadaki politik güçleri değerlendirmedeki programatik farklılıklar sebebiyle, bu birleşme düşüncemizin “iyi niyetten” öteye gidemediğini yaşayarak öğrendik. Bugün kendini TKP ile bağdaştıran çevrelerin büyük kısmı liberalizm, kimlik siyaseti ve şovenizme savrulmuş durumdadır. Bu çevreler, kaybettikleri komünist özgüveni yeni toplumsal hareketlerde aramakta; dahası, partimizin kapısına kilit vurmuş likidatörlerin anti-komünist görüşlerinden medet ummaktadırlar. Bu yapılarla geçmiş yol arkadaşlığımız dışında hiçbir ortak noktamız kalmamıştır.

Güncel Misyon ve Temel İlkeler
TKP – Savaş Yolu; 1985 sonrası dünya komünist hareketinde ve partimizde yaşanan sağcılaşmaya karşı Marksizm-Leninizm’i savunan devrimci damarın temsilcisidir. Geçmişte Komünist Birlik ve 10 Eylül Dergisi’nin üstlendiği misyonu; likidasyon sonrasında TKP’lilerin Sesi ve TKP – Savaş Yolu olarak birçok cephede savaşarak sürdürdük. Bir yandan liberalizme ve onun türevi olan kimlikçi şovenizme karşı ideolojik savaşım yürütürken, diğer yandan likidatörlerin yarattığı demoralizasyona örgütlenerek yanıt verdik.

Günümüzde partimizin Leninci damarının temsilcisi TKP – Savaş Yolu’dur. “Nerede bir komünist varsa, parti oradadır” ilkesiyle hareket eden yoldaşlarımız, bugün “Nerede bir parti örgütü varsa, partimiz oradadır” aşamasına gelmiştir. Bu uzun yürüyüşümüzü en kısa zamanda bir konferans ve kongre ile taçlandıracağız.

TKP – Savaş Yolu, aşağıdaki ilkelerden taviz vermeden savaşımını sürdürecektir:

Çağımızın tek doğru, bilimsel ve devrimci öğretisinin Marksizm-Leninizm olduğuna sarsılmaz inanç;

Dünyamızın temel çelişkisinin halen emek-sermaye çelişkisi olduğu gerçeği;

İşçi sınıfının iktidarı alma ve yönetme biçimi olarak tarihsel deneyimlerimizin geçerliliğini koruduğu;

Uluslararası komünist ve işçi hareketinin birliğini; anti-emperyalist, barış ve toplumsal ilerleme güçleriyle bağlaşıklık ilkelerini temel almak;

Komintern geleneğini savunmak, proletarya enternasyonalizminin görevlerini yerine getirmek;

Türkiye Komünist Partisi’nin dünya komünist hareketinin ayrılmaz bir parçası olduğunu savunmak;

Yoldaşlar arası ilişkilerde bireysel inisiyatiflerin değil, parti hukukunun belirleyici olduğuna bağlılık;

Ülkemizin çok uluslu yapısını kabul ederek; Kürdistan’ın iç sömürge olduğu gerçeğiyle Kürdistan Federal Sosyalist Cumhuriyeti’ni savunmak ve tüm azınlıkların ana dilde eğitim hakkını yasal güvence altına almak;

Parti tarihimizi parçalayan seçkinci tarih anlayışlarına ve önderlere yönelik düşmanlık girişimlerine karşı çıkmak;

Liberalizm, milliyetçilik, şovenizm, kimlik siyaseti ve her türlü sağ-sol sapmaya karşı savaşımın, devrim mücadelesinden ayrılamayacağına inanmak.

Bu ilkelere bağlı kalarak yürüttüğümüz savaşım, tavizsiz bir şekilde devam edecektir.